Bir yanda milyonlarca insan 22.104 liralık asgari ücretle ay sonunu değil, ayın ortasını bile görememe korkusuyla uyanırken; diğer yanda bu ücretin ne kadar olacağına karar verenlerin maaşlarına bir dokunuşla 30 bin lira” seyyanen zam” yapılması toplumun vicdanında derin bir sis bulutu oluşturdu. Bu çelişkiler içinde sorulması gereken en basit, en haklı soru şu değil mi?
“Bu şimdi adalet mi?”

Asgari ücretin belirlenmesi artık ülkenin kader toplantısı gibi bekleniyor; insanlar “Acaba biraz nefes alır mıyız?” diye umut ediyor. Ama aynı masanın etrafında oturanların aldığı kararın toplumda yarattığı algıya bakın: Vatandaş zam beklerken, karar verene zam geliyor. Emekli, kırk yıl çalışıp prim ödemişken bugün aldığını ilaç parasına yetiremez hale geliyor; asgari ücretli iki çocukla markette matematik olimpiyatı yapıyor; faturalar geldiğinde evin elektriği değil, insanların içi yanıyor. Sonra ülke çıkıp soruyor: “Biz daha neyin bedelini ödüyoruz?”

Bir komedi gibi ama hiç komik değil:
22 bin liraya geçinmesi gereken asgari ücretliye “sabret” deniyor, ama aynı dönemde 22 bin liranın bile üzerine bir zammı “normal” görmek insanları yaralıyor. Emekli maaşı, yoksulluk sınırını bırakın, açlık sınırına yaklaşırken, bu ülkenin gerçek yükünü çekenlere “bir kalem oynatmayla” verilen ayrıcalık toplumun adalet duygusunu örseliyor.

Biz aynı pazara gidiyoruz. Aynı ekmeği alıyoruz. Aynı etiket bize çarpıyor. Aynı fatura kapıya geliyor. Ama görünen o ki aynı hayatı yaşamıyoruz.

Bir de eğitim meselesi var… Ailelerimiz yıllarca asgari ücretle biz okuyalım, iyi yerlere gelelim diye çektikleri maddi manevi sıkıntılar var. Yıllarca “Oku ki geleceğin garanti olsun” diye büyütülüyoruz. Üniversite kazan, bitir, gerekirse yüksek lisans yap; ama mezun olduğunda karşına çıkan tablo şu: Memur değilsen, ticaret yapmıyorsan aldığın maaş asgari ücret. Onca yıl emek, sınav, masraf; sonunda geçim derdiyle birlikte gelen bir hayal kırıklığı. Eğitim artık geleceğe atılan bir adım değil; çoğu genç için belirsizliğe açılan kapı. İnsanların aklındaki soru git gide aynı cümlede birleşiyor:
“Okuduk da ne değişti?”

Bir tarafta “tasarruf” çağrılarıyla gündelik hayattan kırpılan hayaller, ertelenen gelecekler; diğer tarafta ödenen kıyak zamlar, özel statüler, dokunulmaz ayrıcalıklar… İşte tam da bu yüzden mesele maaş farkı değil; hayat farkı.

Bu ülkede insanlar geçim sıkıntısıyla değil; “Geçinememe duygusuyla” boğuşuyor. Banka uygulamasını açarken bile stres yaşamak, markette ürün sepete değil kasaya bakarak almak, kira günü yaklaşırken geceleri uyuyamamak… Bunlar ekonominin matematiği değil, psikolojisidir. Ve psikoloji bozuldu mu, güven de gider, umut da gider, aidiyet de aşınır.

Şimdi bu tabloya bakıp soralım:
Adalet sadece mahkeme duvarına yazılmış bir kelime midir?
Yoksa sofraya konan tabakta, çocuğa alınan ayakkabıda, dolaba giren gıdada, cebinde kalan son 100 liranın değerinde mi hissedilir?

Toplum bugün adaletin rakamlarda değil, hayatta karşılığını görmek istiyor.
Çünkü mesele sadece maaş değil; eşitlik, saygı, hak, umut ve güven meselesidir. Ve bugün bu ülkede en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; belki bir zam değil, adaletin adalet gibi hissettirilmesidir.