Günümüzde üniversite diploması bir zamanlar taşıdığı anlamı yitirmiş gibi görünüyor. Oysa bir zamanlar üniversiteye gitmek yalnızca bir meslek sahibi olmak için değil; dünyayı tanımak, kendini keşfetmek, düşünmeyi öğrenmek için atılan bir adımdı. Akademik hayat, kişinin kimliğini bulduğu, kendine dair sorular sormaya başladığı bir yolculuktu. Entelektüel bir arayışın, bir birey olma mücadelesinin başlangıç noktasıydı. Ama bugün... Aynı şeyi söylemek ne yazık ki oldukça zor.
Şimdi birçok insan üniversiteye sadece “okumuş olmak” için gidiyor. Diplomanın kendisi amaç hâline gelmiş durumda. Notlar zar zor geçiliyor, dersler sadece sınav haftaları hatırlanıyor, dört yıl çoğu zaman zoraki bir şekilde tamamlanıyor. Ardından da “üniversite mezunuyum” diye gururla anlatılıyor. Oysa diploma artık tek başına bir anlam ifade etmiyor. Çünkü kişisel gelişim yalnızca sınıflarda değil; çalıştığın iş yerinde, okuduğun kitaplarda, izlediğin filmlerde, görüştüğün insanlarda devam eden bir süreç. Diploma sadece bir belge değil; yaşanmış bir sürecin, bir birikimin simgesi olmalıydı ama artık çoğu zaman sadece bir kağıttan ibaret.
Üzüldüğüm noktalardan biri de şu: Bu anlayış yüzünden üniversite mezunlarının sayısı arttıkça işsizlik oranı da artıyor. Diplomanın değeri düşüyor, insanlar bu tabloya bakıp üniversiteyi küçümsemeye başlıyor. “Boşa mı okudun?”, “Vakit kaybı değil mi?”, “Kasiyer mi oldun sonunda?” gibi cümleler, gençlerin kulaklarında çınladığı gibi artık toplumsal bir alay konusu hâline geldi. Üniversiteler, bazı kesimlerce sadece eğlencenin, sosyal medya içeriklerinin ve boş vaktin geçirildiği yerler olarak görülüyor. Bu bakış açısı da yeni neslin üniversiteye dair motivasyonunu hızla törpülüyor.
Ben küçükken üniversite okuyan insanlar gözümde her zaman zeki, kendini geliştirmiş, örnek alınacak bireylerdi. Onlara imrenirdik, biz de onlar gibi olmak isterdik. Üniversiteye gitmek bir hayaldi. Ama şimdi, neredeyse elini kolunu sallayan herkes bir üniversiteye gidebildiği için bu saygınlık duygusu kayboldu. Hâliyle artık birçok kişi üniversitelilerle dalga geçiyor, “herkesin gidebildiği” bir yerin değeri de zihinlerde düşüyor.
Bu yüzden lise öğrencileri arasında üniversite hedefi git gide silikleşiyor. “Okusam ne olacak ki?” sorusu birçok genç için artık cevapsız. Okumak yerine ticarete atılma fikri yaygınlaşıyor. Elbette ticaretin, girişimciliğin değeri yadsınamaz ama ticari zeka da eğitimle beslenmediğinde sürdürülebilir olmuyor. Bilgi olmadan sezgi bir yere kadar çalışıyor. Ne yazık ki bu noktayı fark eden çok az.
Geçmişi yüceltmek niyetinde değilim ama zamanında üniversiteye gitmek yalnızca bir kariyer basamağı değil; aynı zamanda bir dünyayı kavrama, kendini ifade etme ve farklı bakış açıları geliştirme süreciydi. Bugünse ne akademik gelişim, ne de kişisel gelişim ön planda. İnsanlar artık kendi benliklerini keşfetmeye bile üşeniyor. Psikolojik destek almak hâlâ bir tabu, psikoloğa gitmek hâlâ “ayıp” sayılıyor. “Psikolog musun yani? Delilerin derdini mi dinleyeceksin?” gibi cümleler dolaşıyor ortalıkta. Oysa insanın önce kendisini tanıması gerekiyor ki dış dünyayla sağlıklı bir ilişki kurabilsin. Kendini duyamayan, anlayamayan bir birey, toplumun da sesini duyamaz.
Peki bu durumun sorumlusu kim? Ekonomik şartlar mı, ebeveynler mi? Belki de her ikisi. Ekonomik zorluklar gençleri daha erken yaşta “para kazanma” baskısıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu da üniversiteyi bir öğrenim yeri değil, bir yatırım aracı gibi görmelerine neden oluyor. Eğer bu yatırım karşılık bulmazsa, gençler kendilerini başarısız hissediyor. Çünkü onlara hep şu öğretildi: “Diploma alırsan hayatın kurtulur.” Ama gerçek artık böyle değil.
Diğer yandan, çocuklarını sorgulamadan üniversiteye yönlendiren aileler de bu tablonun bir parçası. “Biz senin için en doğrusunu biliriz” diyerek onların karar hakkını ellerinden alıyorlar. Gençler ne istediklerini bilmeden bir bölüme yerleşiyor, sevmediği bir alanda yıllarını geçiriyor. Ne hayat planları net, ne tutkuları. Sadece toplumun belirlediği bir patikada yürüyorlar. Sonuç olarak ne sistem gençlere gerçek fırsatlar sunuyor, ne aileler onları birey olarak dinliyor. Ve ortada ne yazık ki hayalleriyle baş başa kalmış, yorgun bir gençlik kalıyor.
Üniversite sadece bir meslek kazandırmamalı. Aynı zamanda bir düşünce biçimi, bir yaşam pratiği kazandırmalı. Kişiye bilgiyle birlikte kendini tanıma, hayatı yorumlama ve topluma katkı sunma bilinci aşılamalı. Aksi takdirde o diploma, duvara asılan ama hiçbir kapıyı açmayan bir belge olarak kalıyor.
Toplum olarak gelişiyor muyuz, yoksa içten içe geriliyor muyuz?
Karar sizin.