Haber denince insanın aklına artık önce kötü haberler geliyor. Televizyonu açtığımızda, telefondan bir haber sitesine girdiğimizde ya da sosyal medyada gündeme baktığımızda çoğu zaman aynı tabloyla karşılaşıyoruz: savaşlar, depremler, cinayetler, kayıplar…

Güzel haberler sanki giderek azaldı. Varsa da çoğu zaman arada kayboluyor.

Bir zamanlar haber izlemek insanların günlük alışkanlığıydı. Akşam saatlerinde aileler televizyonun karşısına geçer, gün içinde ülkede ve dünyada neler olduğunu öğrenirdi. Bugün ise insanlar adeta ikiye bölünmüş durumda: haber izleyenler ve özellikle izlememeyi tercih edenler.

Çünkü bazıları için haber izlemek artık bilgi almak değil, moral bozmak anlamına geliyor.

Birçok kişi “haber izlemiyorum çünkü içim daralıyor” diyor. Diğer tarafta ise gündemi takip etmeyi bir sorumluluk olarak görenler var. Onlar da biliyor ki dünyada neler olup bittiğini bilmeden yaşamak mümkün değil.

İşte tam da bu yüzden insanlar bir ikilem içinde kalıyor:
Hem gündemden haberdar olmak istiyoruz hem de içimizi karartan olaylardan uzak durmak istiyoruz.

Üstelik artık haber sadece televizyonda değil. Cep telefonlarımızda, sosyal medyada, bildirimlerde… Günün her anında karşımıza çıkıyor. Bir haberi okurken hemen altında başka bir kötü haber beliriyor. Parmağımız ekranı aşağı doğru kaydırdıkça yeni bir felaket başlığı karşımıza çıkıyor.

İşte buna artık insanlar kendi aralarında “felaket kaydırması” diyor. Yani bir haberin ardından diğerine, onun ardından bir başkasına bakmak; kötü haberlere bakmakla yetinemeyip hep yenisini aramak… Ekranı kaydırdıkça moralimiz biraz daha bozuluyor ama bir şekilde bırakamıyoruz.

Son yıllarda dünya gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Savaşlar, ekonomik krizler, doğal afetler… Bir gün başka bir ülkede patlayan bir çatışma, ertesi gün başka bir şehirde yaşanan bir felaket. Sanki kötü haberler hiç bitmeyecekmiş gibi bir döngü oluşmuş durumda.

Belki de asıl sorun kötü haberlerin varlığı değil, onların hayatımızın merkezine yerleşmesi.

İnsan zihni sürekli olumsuzlukla karşılaştığında bir süre sonra buna alışıyor. Başta bizi sarsan bir olay, zamanla sıradan bir haber başlığına dönüşebiliyor.

Kötüye alışmak, bir noktadan sonra duyarsızlaşmak anlamına geliyor. Oysa insanın en büyük gücü hâlâ şaşırabilmesi, üzülmesi ve bir şeylerin değişmesini istemesidir.

Belki de ihtiyacımız olan şey, sadece kötü haberlerin konuşulduğu bir gündem değil; aynı zamanda umut veren hikâyelerin de görünür olduğu bir dünya.

Çünkü bazen tek bir iyi haber bile insanın bütün gününü değiştirebilir.