Neden bazen yapmak yerine beklemeyi seçiyoruz?

Erteleme dendiğinde çoğumuzun aklına tembellik gelir. Oysa bazen erteleme, gayet bilinçli bir tercihtir. Biz ertelemeyi severiz, çünkü onun ardında çoğu zaman çok geçerli nedenler vardır. Aslında ertelemek, elimizdeki en insani insiyatiftir. Çünkü o anda yapmamayı, kendi isteğimizle seçeriz. Bir tür kontrol hissidir bu; hayatın hızına karşı koyma, kendi zamanını tayin etme arzusu.

Erteleme sadece zamanı değil, özgüvenimizi de zedeleyebiliyor. Çünkü her ertelenen iş, içimizde küçük bir “yapamadım” hissi bırakıyor. Başlamak zor geliyor, çünkü her gecikme, bir sonrakini daha da zorlaştırıyor. Bir bakmışız, ufak bir işi bile gözümüzde büyütür hale gelmişiz.

Elimizde bir iş olur, teslim tarihi altı gün sonradır. “Bugün yorgunum, yarın daha sakin kafayla hallederim” deriz. O “yarın” gelir,  bu seferde başka bir bahane buluruz. Derken son gün gelir çatar, kahve soğur, kalem elimizde titrer. İşte o anda erteleme ve gecikme çakışmaya başlar. Başta “yarın yaparım” derken, sonra “artık yetişmez” noktasına geliriz. Erteleyen değil, geciktiren oluruz.

Ama bu bile her zaman zayıflık, ihmalkarlık değildir. Çünkü bazen içimiz başka bir şey ister, dışımız başka bir şeye mecbur kalır. “Yapmam lazım, gitmem gerek, halletmem gerek” dediğimiz işler çoğu zaman bizim değil, başkalarının bizden beklediği şeylerdir. Bu yüzden elimizden geldiğince ileri bir tarihe erteleriz. Aslında erteleme, iç dünyamızın “ben bunu istemiyorum” deme şeklidir. Bir çeşit içsel tedbirdir; ruhun, bedene gönderdiği küçük bir uyarıdır.

Günümüzde ertelemenin bir de dijital yüzü var. “İki dakika telefona bakayım” deriz, bir bakmışız saatler geçmiş. Bir videodan diğerine, bir bildirimin ardından başka bir habere savruluruz. Zamanı çalansa aslında başkalarının öncelikleridir. Dikkatimizi o kadar çok yere bölüyoruz ki, kendi yapmak istediklerimiz arada kayboluyor. Belki de artık zamanı yönetmek değil, dikkatimizi korumak gerekiyor. Çünkü çoğu zaman ertelediğimiz şey iş değil, kendi odağımızdır.

Kayseri insanı çalışkandır, pratik düşünür, işini sağlam yapar. Ama biz de bazen işi ağırdan alırız. Çünkü biliriz ki son gün geldiğinde bir şekilde zaten  yetiştiririz. Sınav haftası da öğrencilerin çoğunda bu durum yok mudur? Sınava son gün hazırlanılır. Bu, bir tür özgüvendir ama aynı zamanda gizli bir yorgunluk da taşır. Sürekli son ana bırakmak insanı yorar; stresin, gecenin, uykusuzluğun esiri oluruz.

Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ertelediğim şey, benim içimdeki hayale hizmet ediyor mu?” Eğer etmiyorsa, nasılsa bir şekilde hallolur. Ama hayalimizi bulamadıysak, asıl eksik oradadır. Çünkü insan, neden yaptığını bilmediği şeyleri hep erteler ve bir döngüye girer.

Bir şeyi gerçekten ertelemek istemiyorsak, onunla duygusal bir bağ kurmamız gerekir. O işi sadece “yapmam lazım” diye değil, “yapmak istiyorum” diye hissettiğimizde erteleme tamamen ortadan kalkar. Zamanı değil, anlamı yakaladığımızda işler bizim için daha kolaylaşır.

Belki de erteleme, bize “dur bi dakika biraz düşün” diyen iç sesimizdir. Ama o duruşun bizi tamamen durdurmasına izin vermememiz gerekir. Çünkü hayat, ertelediğimiz şeylerin toplamı değil; gerçekten içimizden gelerek başladığımız anların hikâyesidir.

Kayseri’de bir söz vardır: “İşi zamanında yapanın gönlü rahattır.”
Belki de mesele tam budur: Gönlümüzü rahatlatacak işleri seçebilmek.
O zaman ne erteleme kalır, ne de gecikme