Eskiden markete gittiğimizde aşağı yukarı ne kadar harcayacağımızı bilirdik. Bir ürünün fiyatı üç aşağı beş yukarı belliydi; şaşırsak bile en fazla “Biraz zam gelmiş.” der geçerdik. Şimdi ise etiketlere bakarken kendimizi zihinsel bir matematik yarışmasında buluyoruz. Bir hafta önce aldığımız ürünün fiyatı bu hafta değişmiş, hatta bazen aynı gün içinde bile rafla kasa arasında fark çıkıyor. Sadece cebimiz değil, fiyat algımız da darmadağın olmuş durumda.

Enflasyonun yıllardır gösterdiği tırmanış, toplumda sadece ekonomik değil, psikolojik bir yıpranma da yaratıyor. Çünkü insan, alıştığı düzen bazı temel noktalarda bozulduğunda paniğe kapılır. Aynı ürünün her seferinde bambaşka bir etiketle karşımıza çıkması, kendimizi güvencesiz hissetmemize neden oluyor. Bugün aldığımız şeyin yarın ne kadar olacağını tahmin edememek, geleceğe dair plan yapmayı da güçleştiriyor.

Markette dolaşırken sürekli şu cümleyi duyuyoruz:

“Ben bunu geçen yıl şu fiyata alıyordum… Nasıl bu kadar olmuş?”

Artık fiyatları hatırlayamıyoruz. Hatta bazı ürünlerde “normal fiyat” diye bir şey kalmadı. Fiyat algısı dediğimiz şey, yani bir ürünün piyasada aşağı yukarı ne kadar edeceğine dair içsel tahminimiz, tamamen çökmüş durumda. Bir paket makarnanın 12 lira mı olması gerek, 25 lira mı, 40 lira mı? Kimse emin değil. Çünkü her fiyat, sürekli güncellenen bir sürpriz gibi karşımıza çıkıyor.

Bu durum sadece bütçemizi zorlamıyor; ruh hâlimizi de etkiliyor. İnsan kendini güvende hissetmek için öngörülemeyen şeylerin sayısının az olmasını ister. Oysa şu an geçim derdi, hayatımızın en öngörülemez alanına dönüşmüş durumda. Ay sonunda ne kadar harcayacağımızı, kiraya ne kadar zam geleceğini, elektrik, doğalgaz faturalarının bu kış nasıl seyredeceğini kimse bilmiyor.

Sadece bireyler değil, esnaf da aynı belirsizlikte. Bugün sattığı ürünü yarın aynı fiyata satamayacağını bildiği için etiketleri sabitleyemiyor. Bu da toplum genelinde yayılmış bir “oynaklık duygusu” yaratıyor. Güvensizlik, kaygı ve sürekli tetikte olma hâli…

Üstelik bu ruh hâli, insanların günlük ilişkilerine bile yansıyor. Gerginlik artıyor, tolerans düşüyor, dayanışma azalıyor.

Bir de önceden yaptığımız rutinlerimiz şimdi “lüks” olan şeyler. Mesela haftada veya ayda bir  ailecek dışarı yemeğe çıkmak, kendine hediye almak. Ama şimdi para harcamaya korkuyoruz çünkü herkesin zihninde aynı soru dolaşıyor:

“Ya yarın daha kötü olursa?”

Ekonomik krizlerin en görünmeyen ama en güçlü etkisi, geleceğe dair umut duygusunu törpülemesidir. İnsan kendini güvende hissetmeyince daha temkinli, daha içe kapanık oluyor. Alışveriş yaparken bile suçluluk duymaya başlıyor; sanki ihtiyaç duyduğu bir şeyi almak bile yanlışmış gibi.

Bu ortak sorular, ortak bir çözüm arayışını da beraberinde getiriyor. Fiyatlar her gün değişiyor, cebimiz daralıyor, alıştığımız düzen altüst oluyor… Bunların hiçbiri bir gecede olmadı, bir gecede de düzelmeyecek. Bunu hepimiz biliyoruz. Ama bir yandan da tuhaf bir durum var: Etiketler rekora koşarken, şaşırma eşiğimiz tarihin en dip seviyesine indi. Sanki pahalılık değil de bizim tepkisizliğimiz asıl normalleşmiş gibi.

Yine de gerçek şu: Kontrol edemediklerimiz karşısında öfke bir yere kadar işe yarıyor. Bu dönemin yükünü azaltacak olan, sadece umutsuzluğu büyütmek değil; daha bilinçli adımlar atmak, tüketimi gözden geçirmek ve gerekirse birbirimizi uyarmak. Kriz bugün var, yarın azalır ya da şekil değiştirir… Ama bizim bunu nasıl karşıladığımız, geleceğimizde çok daha büyük bir iz bırakır.

Belki fiyatları durduramıyoruz ama en azından kaybolan algımızın yerine yeni bir farkındalık koyabiliriz. Çünkü bazen hayatı değiştiren şey, büyük bir çözüm değil; küçük bir uyanıştır.