Geçenlerde bir meslektaşımla sohbet ederken konu döndü dolaştı aynı yere geldi: "Hangi ara bu kadar çok şeye yetişmeye çalışır olduk?"

Yapay zekâ araçları bir gecede iş yapış biçimlerimizi değiştiriyor, dijital platformlarda her gün yeni bir kural yazılıyor, ekonomik parametreler sabah başka akşam başka bir tablo çıkarıyor önümüze. Hız o kadar yüksek ki, dün "geleceğin teknolojisi" dediğimiz şey bugün sıradan bir gündem maddesine dönüşüyor. İşin garibi, bu hengâmenin adına da çok rahat bir ifade bulduk: Yeni Normal.

Peki, gerçekten ne kadarı normal?

Bugün etrafımıza baktığımızda iki farklı insan profili görüyoruz. Birincisi; değişimi okumaya çalışan, yeni gelen dalgayı görüp ona göre pozisyon alanlar. İkincisi ise—ki maalesef büyük çoğunluk burada—her yeni trendin, her bildirim sesinin ve her çalkantılı gündemin peşinde savrulanlar.

Aralındaki fark çok net: Biri uyum sağlamak, diğeri sürüklenmek.

Uyum sağlamak, pasif bir kabulleniş değildir. Aksine; neyi bünyene alıp neyi dışarıda bırakacağını seçme becerisidir. Dijital dünyanın sunduğu o devasa bilgi kirliliği içinde durup "Bu benim gerçekten işime yarıyor mu?" diyebilme lüksüdür. Eğer önümüze düşen her gelişmeyi sorgulamadan hayatımıza entegre etmeye çalışıyorsak, orada bir strateji ya da uyum yok; sadece akıntıya kapılmışlık var.

Rüzgârın yönünü değiştiremeyiz, bu kesin. Ancak yelkeni tutan elin bize ait olduğunu hatırlamak zorundayız. Şehirlerin ritmi, iş dünyasının beklentileri ve gündemin hızı değişebilir; yeter ki biz o hızın içinde kendi merkezimizi kaybetmeyelim.

Çünkü günün sonunda, değişime ayak uyduranlar kalacak; sadece sürüklenenler ise yorulmakla kalacak.