Sabah alarmın o keskin sesiyle başlayan, gün boyu bitmek bilmeyen e-postalarla, teslim edilmesi gereken projelerle devam eden bir koşturmaca... Ardından evin sorumlulukları, "ayıp olmasın" diye katıldığımız sosyal ortamlar, sürekli bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşı.
Peki, günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o derin boşluk neyin nesi?
Biz bu hayatta her şeye tam zamanında yetişiyoruz da, galiba en çok kendimizi ıskalıyoruz.
Modern dünya bize harika bir illüzyon satıyor: "Zaman yönetimi." Eğer gününü doğru planlarsan işine de vakit bulursun, evine de, arkadaşlarına da... Evet, kağıt üzerinde her şey mükemmel görünüyor. Listeler yapıyoruz, takvimleri dolduruyoruz. Ama kimse o listenin ortasına gerçekten kendisini eklemiyor.
Hobilerimiz, bizi biz yapan, zihnimizi gerçekten dinlendiren o küçük uğraşlar hep "vakit kalırsa yapılacaklar" listesinin en sonuna atılıyor. Ve o vakit hiçbir zaman kalmıyor. İşten eve döndüğümüzde kalan o kırıntı zamanda da çoğunlukla koltuğa uzanıp, ekran kaydırıyoruz. Çünkü başka bir şey yapacak ne mental gücümüz kalıyor ne de enerjimiz. Bir bakıyoruz ki, hayatı yaşamak yerine sadece bize verilen günlük görevleri tamamlayan birer robota dönüşmüşüz.
İşin en acı tarafı ne biliyor musun? Bu döngünün içindeyken, insan en çok yapmak istediği şeyleri özlüyor. Sadece kendisi için ayıracağı o bir saati, yarım kalmış bir hobiyi, hiçbir işe yaramayan ama ruhunu besleyen o küçük detayı...
Sonra bir bakıyorsun, takvimdeki her şey tamamlanmış, herkes memnun edilmiş ama geriye dönüp baktığında koca bir boşluk kalmış. Bir şeyleri kaçırmamak için o kadar hızlı koşuyoruz ki, yanından geçtiğimiz hayatın kendisini göremiyoruz.
Belki de bir çözüm aramaya çalışmak da bu sistemin bir parçasıdır. Sürekli "şunu yaparsan düzelir" reçetelerinden de yorulduk çünkü.
Sadece şu gerçeği kabul etmek gerekiyor galiba: Biz her şeye ve herkese geç kalmamak için koşarken, en büyük randevumuzu, yani kendimizi kaçırıyoruz. Ve o tren bir kez kaçtığında, arkasından bakakalan yine biz oluyoruz.