Bazı insanlar, "Ben tahammül ediyorum, sen neden edemiyorsun?" derken aslında bir yarış başlatıyor farkında olmadan. Yeterince kalabalık bir kitle aynı şeye dayanıyorsa, bu durum sanki doğruymuş gibi algılanıyor. Hatta daha da kötüsü, kişi kendi içinden "Ben bu derdi çekiyorum, sen neden çekmiyorsun?" diye sorgulamaya başlıyor. İşte burada, kendi sınırlarımızı ihlal eden o ince çizgi başlıyor: Tahammül etmek zorunda olmadığımız halde etmeye çalışmak.
Tahammül kavramı, etimolojik olarak ilginç bir yere dayanıyor. "Tahammül", "hamilelik" ve "hamallık" kelimeleriyle aynı kökten gelir. Arapça’daki haml kökü, "yük taşımak" anlamındadır. Dolayısıyla, tahammül etmek de kelime kökeniyle aslında "üzerimize alınmış ama bize ait olmayan bir yükü taşımak" demektir. Ve çoğu zaman bu yük, bizim isteğimizle sırtlandığımız bir şey değildir.
İstemediğimiz bir okulda okumak, istemediğimiz bir işte çalışmak, kendimiz gibi davranamamak... Hatta daha kötüsü, kendisi gibi davranabilen insanları kıskanmak ya da kınamak. Bütün bu yaşadıklarımız birer yük haline geliyor. Ve zamanla o kadar alışıyoruz ki, bu yükleri taşımanın aslında bir yük olduğunu unutuyoruz. Unuttukça da buna “mecburiyet” adını veriyoruz. En sonunda ise bu mecburiyeti kendi karakterimiz, kendi kişiliğimiz zannetmeye başlıyoruz.
Bu noktada sormamız gereken en önemli soru şu:
"Ben buna neden tahammül ediyorum?"
Bir şeyi sevdiğimiz için mi, yoksa toplumun bize yüklediği sosyal roller nedeniyle mi? "Ailem var", "Çocuğum var", "Kardeşim sonuçta", "Eşim böyle biri işte" gibi cümlelerin çoğu, tahammül ettiklerimizi meşrulaştırmak için kendimize sunduğumuz bahaneler. Oysa bunlar bize atanmış sıfatlar: kardeş, eş, anne, baba… Biz bu kimliklere daha sahip olmadan, bu rollerin nasıl olması gerektiğine dair kafamızda bir kalıp oluşturuyoruz. Ve sonra o kalıbın içinde davranmayan herkese karşı tahammül sınırları çiziyoruz.
Yani, evlenmeden önce "eş" kavramını kafamızda öyle bir yere yerleştiriyoruz ki, evlenince karşımızdaki insan değil, kafamızdaki eş tasvirine tahammül ediyoruz. Bu da gerçek bir ilişki değil, hayal kırıklığıyla yürüyen bir tahammül ilişkisine dönüşüyor.
Ama bu karışıklığın içinde bir çıkış yolu var:
Tahammülü sabra dönüştürmek.
Çünkü sabır, sana hizmet eden bir şey için hayatın sana gereken zamanı tanımasıdır. Aradaki fark çok önemli: Tahammül, istemediğin bir yükü zorla taşımaktır. Sabır ise sevdiğin bir şey için geçici zorluklara dayanabilmektir.
Mesela işini çok seviyorsun ama işe giderken trafik çekilmez geliyor. "Ben bu trafiğe katlanıyorum çünkü mecburum" dediğinde bu tahammüldür. Ama "İşimi seviyorum, o yüzden bu trafik geçici bir sıkıntı" dediğinde bu artık sabır olur. Aradaki farkı belirleyen şey, kurduğun bağdır. Sabır sana ait olanla ilgilidir; tahammül ise dayatılanla.
Sonuç olarak, hayatımızda taşıdığımız yükleri fark etmek, onları sorgulamak ve gerekiyorsa bırakmak gerekiyor. Çünkü tahammül ettiğimiz her şey aslında içimizde iz bırakıyor. O izler zamanla kim olduğumuzu unutturuyor. Belki de en doğrusu şu soruyu sormak:
"Bu gerçekten benim yüküm mü, yoksa birileri taşıyayım diye üzerime mi bıraktı?"