Hayatın belli dönemlerinde hepimiz aynı soruyla karşı karşıya kalıyoruz: “Ben kimim?”
Kâğıt üzerinde cevap aslında basit; adımız, yaşımız, mesleğimiz, birkaç sıfat… Ama işin gerçeğine gelince insan bazen kendi içinde kaybolduğu bir labirentin duvarlarında gezindiğini fark ediyor.
Benlik dediğimiz şey işte tam da bu yolculuk. Ne tamamen hazır bir paket, ne de tamamen boş bir kutu. Biraz bizden, biraz çevremizden, biraz yaşadıklarımızdan oluşan bir karışım… Üstelik değişen, dönüşen, bazen kırılan ama hep yeniden yapılan bir şey.
Çocukken başlıyor bu hikâye. Ailemizin bize söylediği her cümle, attığımız her adım, aldığımız her tepkiden küçük küçük parçalar birikiyor içimizde. Biri “Sen çok utangaçsın” diyor, biri “Sen zekisin”, diğeri “Sen yapamazsın”…
Biz o yaşta fark etmiyoruz ama içimizde bir harita çiziliyor. Yıllar sonra “Ben hep böyleydim” diye düşündüğümüz birçok şey aslında o çocukluk çizimlerinden ibaret oluyor.
Sonra büyüyoruz. Okul, iş, ilişkiler, sosyal medya… Her tarafımızdan yankılar geliyor:
“Böyle olmalısın.”
“Şunu yapmalısın.”
“Şu kadar başarılı görünmelisin.”
Bir bakıyorsun, kendi sesin arka plana düşmüş. O kadar ses arasında kendini duymak bile zorlaşıyor.
Benlik kavramı bu yüzden önemli: İnsanın kendi hakikatini bulmasının ince noktası.
Ama bu hakikat büyük bir keşif anından çok, küçük fark edişlerin toplamı aslında.
Bir sabah uyanıp “Ben kendimi buldum!” demiyorsun. Kendini bazen bir kahve molasında, bazen kederli bir gecede, bazen de hiç beklemediğin bir anda sessizce buluyorsun.
Bence benliğin en tatlı yanı şu:
Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeye başladığımız an, içimizde bir şey huzurla yerine oturuyor.
Kimseye bir şey kanıtlama telaşı azalıyor. Kendine kızmalar, “Keşke böyle olsaydım” lar yavaş yavaş eriyor.
Ve insan kendine yaklaştıkça şunu fark ediyor:
Benlik, toplumun bize biçtiği rollerin toplamı değil.
Benlik, başkalarının gözünden gördüğümüz kişi hiç değil.
Benlik, bazen kim olduğumuzu unutsak bile dönüp dolaşıp geldiğimiz o iç ses…
Şunu kabul etmek gerekiyor: Değişmek kötü bir şey değil.
Bugün sevdiğimiz yarın sıkabilir, bugün korktuğumuz yarın güç verebilir. İnsan büyüdükçe benliği de büyüyor, kabuk değiştiriyor. Kendimizi yıllar önceki hâlimize sabitlemek yerine, yeni hâllerimize alan açmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Bir de sosyal medya meselesi var…
Orada gördüğümüz hayatlar öyle parlatılmış, öyle filtrelerle süslenmiş ki, kendi sıradanlığımızı kusur gibi görmeye başlıyoruz. Halbuki benlik dediğimiz şey tam tersine, en filtresiz hâlimiz. En doğal, en kırılgan, en gerçek tarafımız.
Belki de bu yüzden insan en çok kendiyle baş başayken rahattır. Çünkü orada rol yok, beklenti yok, kıyas yok. Sadece “sen” varsın. İşte o anlarda, sessizliğin içinde karşına çıkan o ses var ya… Asıl benliğin o işte.
Sonuç olarak; benlik dediğimiz şey arayıp bulacağımız bir hazine değil, yaşayarak şekillendireceğimiz bir yol hikâyesi.
Kimi zaman durup dinlenmek, kimi zaman cesurca değişmek, kimi zaman kendine sarılmak gerek. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, kendi içine doğru yaptığı yolculuktur.
Ve bu yolculukta önemli olan tek şey: Kendine karşı dürüst olabilmek.
Gerisi, zamanın akışında kendiliğinden yerine oturuyor.