GÖRÜNDÜĞÜMÜZ GİBİ DEĞİL ,GÖSTERDİĞİMİZ GİBİYİZ

Şerife Gümüştekin

10-10-2025 09:30

Siz de fark ettiniz mi?

Sabah otobüse bindiğimizde, herkesin yüzü neredeyse aynı ifadeyi: Dalgın, yorgun ama bir şekilde “normal” görünmeye çalışan bir ifade. Kimse gerçekten mutlu değil gibi, ama kimse mutsuz olduğunu da göstermiyor. Sanki insanlar evden çıkarken yüzlerine görünmez bir maske, üzerlerine de rol gereği bir kostüm giyip çıkıyorlar. Çünkü canımız sıkkınsa, bunu belli edersek güçsüz ve yetersiz olarak görülürüz diye düşünüp duygularımızı saklamaya çalışıyoruz. Hepimiz “iyiyim” demeyi öğrenmişiz. İçimiz darmadağın olsa da dışımızdan gülümseyip yolumuza devam ediyoruz. Çünkü başka çaremiz yok gibi hissediyoruz.

Eskiden insanlar bir rol sahibi olurdu: Anne, öğretmen, öğrenci, çalışan... Bu rollerin bir çerçevesi vardı. Artık o rollerin içinde bile başka başka rollere bürünmemiz bekleniyor.
Bir öğrenci sadece ders çalışmakla yetinmiyor; aynı zamanda sosyal, enerjik, üretken ve başarılı da görünmeli.
Çalışanlar sadece işini iyi yapmaya değil, aynı zamanda kendini geliştirmeye, meditasyon yapmaya, sağlıklı beslenmeye ve her sabah motivasyon cümleleri paylaşmaya da “mecbur” gibi.
Bütün bu beklentilerin toplamıysa bizi gerçekliğimizden, benliğimizden uzaklaştırıyor gibi hissettiriyor bana.

Bir de işin “kanıtlama” tarafı var. Artık insanlar sadece yaşıyor gibi değil, birilerine sürekli bir şey kanıtlamaya çalışıyor gibi. Kiminle olduğunu bilmediğimiz bir yarış içerisindeyiz sanki.

Yeni biriyle tanıştığımızda, genellikle olduğumuz kişiyi değil, olmak istediğimiz versyonumuzu anlatıyoruz. Hatalarımızı gizliyoruz, eksiklerimizi süslüyoruz, belki de hiç yapmadığımız şeyleri yapıyormuşuz gibi gösteriyoruz.
Sanki karşı taraf bizi değil, bizden beklenecek “ideal” kişiyi tanımalıymış gibi davranıyoruz. Ve en kötüsü, başkası bizi sevsin diye biz kendimizi unutuyoruz.

Kendi iç sesimizden çok, başkalarının görmesini istediğimiz yansıya odaklanıyoruz.
Ve fark etmeden bu yarışın içine sürükleniyoruz.

Sosyal medya ise bu duyguyu en çok körükleyen yer.
Orada herkesin hayatı parlak, düzenli ve estetik.
Herkes sabah erken kalkıyor, kahvesini güneş ışığında içiyor, kitap okuyor, spor yapıyor. Gün batımları bile filtreli, mutsuzluklar bile estetik hale getirilmiş.
Ama kimse paylaşmıyor sabah alarmla beş kere uyanıp işe geç kalışını. Kimse o kahvenin başında boş boş oturduğu anı koymuyor story’e.
Ve biz de bu parçalı hayatlara bakıp kendimizi eksik sanıyoruz.

Bir başkasının başarı hikâyesini görünce, “Ben ne yaptım bu yaşa kadar?” diye kendimizi sorguluyoruz.
Onların sadece “ön izlemesini” izliyoruz ama biz kendi filmimizin tamamını bildiğimiz için eksik ve geç kalmış hissediyoruz.
Oysa hepimiz kendi zamanımızda ilerliyoruz.
Hayat çizelgesi, sosyal medya akışıyla ölçülmez.
Ama bu baskı o kadar görünmez bir şekilde üzerimize çöküyor ki, bir sabah uyanıp hiçbir şey yapmamış gibi, hiçbir yere varamamış gibi hissedebiliyoruz.

Ve işin kötüsü, bu duyguların adı bile konmuyor.
Çünkü kimse “Ben kendimi bazen yetersiz hissediyorum.” demiyor.
Herkes güçlü görünmek istiyor.
Sürekli meşgul, sürekli yoğun, sürekli üretken görünmek…
Oysa gerçek şu: Hepimiz bazen durmak, hiçbir şey yapmamak, sadece var olmak istiyoruz.
Ama bunu yapınca “tembel”, “boş”, “hedefsiz” gibi etiketleniyoruz.

Bütün bu sahte mutluluk, sürekli kanıtlama hali bizi kendimize yabancılaştırıyor.
Giderek yalnızlaşıyoruz çünkü artık kimse gerçek hâlini göstermiyor.
İnsanların içi ağlarken dışı güldüğü sürece, kimse kimseye yaklaşamıyor.

Peki çözüm ne?
Belki de biraz yavaşlamak..
Herkes gülüyor diye sen de gülmek zorunda değilsin.
Herkes başarılı görünüyor diye sen de kendini eksik hissetmek zorunda değilsin.
Birilerine bir şey kanıtlamak, mutlu görünmek için kendini tüketmek zorunda değilsin.

Bazen durmak, içinden geçenleri olduğu gibi yaşamak en gerçek şeydir.
Ve belki de en güçlü insanlar, her zaman güçlü durmaya çalışmayanlardır.

DİĞER YAZILARI Vatandaş Soruyor, Başkan Dinliyor 01-01-1970 03:00 Talas’tan Dünyaya Açılan Şeffaflık Penceresi 01-01-1970 03:00 Emeklilikte Kademe Tartışması 01-01-1970 03:00 Engeller Bedenlerde Değil, Bakış Açılarında 01-01-1970 03:00 Kendi Değerimizi Ararken Kaybolmak 01-01-1970 03:00 YERELDEN DÜNYAYA UZANAN BİR VİZYON: “ŞEFFAF ODA” 01-01-1970 03:00 Uzakta Bir Saldırı, İçimizde Bir Bekleyiş: Salih’ten Haber Var mı? 01-01-1970 03:00 Aynı Yerde Çalışmak Değil, Birlikte Üretmek 01-01-1970 03:00 URFA VE MARAŞ’TA YAŞANAN OKUL OLAYLARI 01-01-1970 03:00 Aynı Gemideyiz: Kurumsal Labirentte "Ekip" Olabilmek 01-01-1970 03:00 Savaşın Gölgesinde Piyasalara Bakarken… 01-01-1970 03:00 KÖTÜ HABERLERE ALIŞTIK MI? 01-01-1970 03:00 Savaş Konuşulan Bir Dünya 01-01-1970 03:00 ALIŞVERİŞ YAPMIYORUZ, YÖNLENDİRİLİYORUZ 01-01-1970 03:00 VALİZ HEP HAZIR: BİTMEYEN YURT DIŞI HAYALİ 01-01-1970 03:00 HEPİMİZ BİRER VERİ NOKTASIYIZ 01-01-1970 03:00 ÇİÇEK AÇMAYAN TOPRAKLAR 01-01-1970 03:00 ASIL ACI OLAN BU 01-01-1970 03:00 ADALET BİZE DE UĞRAYACAK MI, YOKSA KORKU MU BÜYÜYECEK? 01-01-1970 03:00 GÜRÜLTÜ ÇOK, NETLİK AZ 01-01-1970 03:00 KAYSERİ’YE KAR DÜŞTÜ, KIŞ SADECE HAVA DEĞİL 01-01-1970 03:00 SAĞLIĞIN VIP’İ OLMAZ: HATAY’DA VİCDANA DOKUNAN BİR SKANDAL 01-01-1970 03:00 BİR KALEMDE 30 BİN, BİR ÖMÜRDE ASGARİ ÜCRET 01-01-1970 03:00 BİR YEMEK, BU KADAR KORKUTUCU OLMAMALI 01-01-1970 03:00 BENLİK: KENDİMİZE DÖNMENİN SESSİZ HİKÂYESİ 01-01-1970 03:00 GERÇEĞİN ERİYİP GİTTİĞİ BİR ÇAĞ 01-01-1970 03:00 TÜKETİM ÇILGINLIĞI 01-01-1970 03:00 ZAMLARIN GÖLGESİNDE KAYBOLAN FİYAT ALGIMIZ 01-01-1970 03:00 ERKEN UYANMAK: KENDİNE SAYGININ EN SESSİZ HALİ 01-01-1970 03:00 ANONİMLİĞİN ÇAĞI: KİM OLDUĞUMUZU UNUTUYOR MUYUZ? 01-01-1970 03:00 ERTELEMENİN FISILTISI 01-01-1970 03:00 PR MI, SAMİMİYET Mİ? 01-01-1970 03:00 MENFAATİN İKİ YÜZÜ 01-01-1970 03:00 HAYAT, KONFOR ALANININ ÖTESİNDE BAŞLAR 01-01-1970 03:00 YÜK SENİN DEĞİLSE, NEDEN SEN TAŞIYORSUN? 01-01-1970 03:00 DİPLOMANIN YETMEDİĞİ ZAMANLARDAYIZ 01-01-1970 03:00 UYMA DAVRANIŞI MI, BOYUN EĞME Mİ? 01-01-1970 03:00 SPOR YAPMAK LÜKS MÜ OLDU? 01-01-1970 03:00