Hızla akan hayatın, gürültülü kalabalıkların ve gündelik telaşların arasında durup kendimize sormayı unuttuğumuz en temel soru belki de şudur: "İyi bir insan mıyım?" Ya da daha derin bir ifadeyle, eylemlerimizi denetleyen, geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda bizi kendi iç mahkememizle baş başa bırakan o gizli ses, yani vicdanımız ne durumda?

Vicdan, insanın doğuştan getirdiği en pusulasız ama en doğru navigasyon sistemidir. Toplumların yazılı kanunları vardır; suçu tanımlar, cezayı belirler ve düzeni sağlamaya çalışır. Ancak vicdan, yazılı olmayan, sınırları mahkemelerle çizilemeyen, gücünü yalnızca bireyin öz özsaygısından alan bir iç yasadır. Kanunların kapsayamadığı, polisin göremediği, yargıçların ulaşamadığı alanlarda insanı haktan, adaletten ve merhametten ayırmayan tek güç vicdandır. Vicdan sahibi olmak, yalnızca başkalarına zarar vermemekle sınırlı bir pasif durum değildir; aksine, başkalarının acısına duyarsız kalamamak, haksızlık karşısında ses çıkarabilmek ve gücü elinde bulundurduğunda dahi adil kalabilmektir.

Peki, kötü insan olmak nasıl başlar? Kötülük, sanıldığı gibi her zaman büyük yıkımlar, ağır suçlar veya kasten tasarlanmış kötülüklerle ortaya çıkmaz. Çoğu zaman küçük bir duyarsızlıkla, sıradanlaşan bir vicdan azlığıyla adım adım inşa edilir. Hannah Arendt’in kavramsallaştırdığı "kötülüğün sıradanlığı", tam da bu durumu özetler. Kötülük; başkasının hakkını gasp ederken bunu "hayatın kuralı" saymakla, bir başkasının acısını izlerken "beni ilgilendirmez" demekle başlar.

Kötü insan olmak, yalnızca zarar vermek değil; vicdanın sesini bastırma becerisini geliştirmektir. Birey, kendi çıkarı veya konforu uğruna başkalarının hayatını zorlaştırdığında ve buna mantıklı gerekçeler üretebildiğinde kötülüğün alanına girmiş olur. Zira kötü insanı tanımlayan temel unsur, yaptığı eylemin oluşturduğu tahribattan ziyade, bu tahribat karşısında hissettiği pişmanlık veya empati yoksunluğudur. Vicdanın körelmesi, kötülüğün en zayıf ama en tehlikeli filizidir.

Günübirlik çıkarların, kişisel hırsların ve benmerkezci anlayışların öne çıktığı günümüz dünyasında vicdan sahibi kalabilmek adeta bir direniş biçimidir. Bir sokak hayvanına kapının önüne bir kap su koymaktan, iş yaşamında bir meslektaşının hakkını gözetmeye; trafikte sabırlı olmaktan, toplumsal bir haksızlığa karşı durmaya kadar her küçük eylem vicdanın bir yansımasıdır. Vicdanlı insan, yaptığı iyiliği bir karşılık bekleyerek değil, insan olmanın sorumluluğu olarak görür.

Toplumların huzuru ve geleceği, yalnızca binaların yüksekliğiyle veya ekonomik göstergelerle ölçülemez. Bir toplumun gerçek gelişmişlik düzeyi, o toplumu oluşturan bireylerin vicdan katsayısıyla doğrudan orantılıdır. Birbirinin acısına karşı sağırlaşmış, kötülüğü kanıksamış ve vicdanını askıya almış toplumlarda maddi zenginlik ne kadar yüksek olursa olsun, toplumsal çürüme kaçınılmazdır.

İyi ya da kötü insan olmak bir kader değil, her gün yeniden yaptığımız bir tercihtir. Hayat, önümüze sürekli yol ayrımları çıkarır. Ya vicdanımızın sesini dinleyip zor ama doğru olanı seçeceğiz ya da çıkarımızın peşinden gidip kötülüğün konforlu alanına sığınacağız. Seçimlerimiz bizi biz yapan en temel değerdir. Unutmamak gerekir ki; bu dünyada bırakacağımız en büyük miras, arkamızda incitilmemiş kalpler ve lekesiz bir vicdan bırakabilmektir.