Hayatın içinde çoğu zaman farkına bile varmadan bir yarışın içine giriyoruz. Herkesi mutlu etmek, kimseyi kırmamak, yanlış anlaşılmamak ve çevremizdeki insanların beklentilerini karşılamak için çabalıyoruz. Birinin gönlü olsun diye kendi isteğimizi erteliyor, bir başkası üzülmesin diye içimize atıyor, huzur bozulmasın diye söylemek istediklerimizi suskunluğa bırakıyoruz. Zamanla başkalarını memnun etme çabası, kendimize ayırmamız gereken yeri de dolduruyor.

Peki, herkesi memnun etmeye çalışırken kendimizi ne kadar tanıyabiliyoruz? Başkalarının beklentilerine yetişmeye uğraşırken kendi ihtiyaçlarımızı, duygularımızı ve sınırlarımızı ne kadar gözetebiliyoruz?

Oysa insan ilişkilerinin temelinde yalnızca fedakârlık değil, denge de olmalı.

Nezaket, kendimizden vazgeçmek değildir

Nezaket, insanın karşısındakine değer vermesidir. Birini dinlemek, sözünü kesmemek, farklı düşüncelere saygı göstermek ve kırıcı olmadan konuşabilmek, toplumsal hayatı güzelleştiren davranışlardır. Ancak nezaketin anlamı, her söylenene evet demek ya da her davranışı sessizce kabullenmek değildir.

Bazen bir isteğe hayır demek, bazen yanlış bulduğumuz bir düşünceye itiraz etmek, bazen de kendimize zaman ayırmak zorundayız. Bunu yaparken sesimizi yükseltmeden, karşımızdakini küçümsemeden ve kırıcı olmadan da kendimizi ifade edebiliriz.

Çünkü nezaket, yalnızca başkalarına gösterdiğimiz bir incelik değil, kendimize karşı taşıdığımız sorumluluğun da bir parçasıdır.

İnsan, başkalarının kalbini kırmamak için kendi kalbini sürekli incitmek zorunda değildir. Herkesin gönlünü hoş tutmaya çalışırken kendi huzurunu kaybetmek, zamanla insanı yorar. Üstelik sürekli alttan almak, her zaman anlayışlı olmak anlamına gelmez. Bazen bu tutum, karşılıklı ilişkinin dengesini de bozabilir.

Sağduyu, her tartışmayı kazanmak değil, doğru yerde durabilmektir

Günlük hayatın koşuşturması içinde hepimiz zaman zaman anlaşılmadığımızı düşünebiliriz. Bir söz canımızı sıkabilir, bir davranış bizi hayal kırıklığına uğratabilir. Böyle anlarda hemen tepki vermek, kırgınlığımızı öfkeyle dile getirmek ya da karşımızdakinin niyetini sorgulamadan hüküm vermek kolaydır.

Oysa sağduyu, tam da böyle anlarda kendini gösterir.

Bir adım geri çekilmek, olaylara farklı bir açıdan bakmak ve tepki vermeden önce düşünmek çoğu zaman birçok sorunun büyümesini önler. Her sözün altında kötü bir niyet aramamak, her anlaşmazlığı kişisel bir meseleye dönüştürmemek ve gerektiğinde susmayı bilmek, olgunluğun önemli göstergeleridir.

Ancak sağduyu, haksızlık karşısında sessiz kalmak da değildir. Önemli olan, ne zaman konuşacağımızı, nasıl konuşacağımızı ve hangi meselelerde sınırlarımızı korumamız gerektiğini bilmektir.

İnsan her tartışmada haklı çıkmak zorunda değildir. Herkese kendisini anlatmak, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek ya da herkesin onayını kazanmak da zorunda değildir. Bazen kendi doğrularımızı sakinlikle ifade etmek ve yolumuza devam etmek yeterlidir.

Anlayış, kendimizi de anlamayı gerektirir

Başkalarının davranışlarını değerlendirirken çoğu zaman onların içinde bulunduğu şartları düşünmeye çalışırız. Belki zor bir gün geçirmiştir, belki bir derdi vardır, belki de kendisini doğru ifade edememiştir. Bu ihtimalleri gözetmek, insan ilişkilerinde anlayışın kapısını aralar.

Fakat aynı anlayışı kendimize göstermeyi çoğu zaman ihmal ederiz.

Yorulduğumuzda dinlenmek yerine biraz daha dayanmayı, üzüldüğümüzde duygularımızı paylaşmak yerine güçlü görünmeyi, yardıma ihtiyaç duyduğumuzda istemek yerine her şeyi tek başımıza halletmeyi tercih ederiz. Başkalarının hatalarına mazeret bulurken kendi hatalarımız karşısında kendimize karşı acımasız davranabiliriz.

Oysa insan olmak, her zaman güçlü, sabırlı ve kusursuz olmak demek değildir. Yorulmak, yanılmak, üzülmek ve bazen yalnız kalmak istemek de hayatın doğal parçalarıdır.

Kendimizi anlamak, bencillik değildir. Kendi sınırlarımızı tanımak, neye ihtiyacımız olduğunu fark etmek ve duygularımızı yok saymamak, daha sağlıklı ilişkiler kurabilmemizin temelidir.

Unutmamalıyız ki insan, kendisine ayıracak zamanı ve gösterecek anlayışı bulamadığında başkalarına sunduğu sabrı da zamanla kaybedebilir.

Herkesin gönlünü almak mümkün, herkesin beklentisini karşılamak değil

İnsan ilişkilerinde ne yaparsak yapalım, herkesi memnun etmemiz mümkün değildir. Bir kararımız birini mutlu ederken diğerini üzebilir. Doğru bildiğimiz bir davranış, başka birinin beklentisiyle örtüşmeyebilir. Herkesin farklı düşünceleri, öncelikleri ve hayattan beklentileri vardır.

Bu nedenle hayatımızı başkalarının onayına göre şekillendirmek, sonu gelmeyen bir çabaya dönüşebilir. Çünkü bir beklentiyi karşıladığımızda başka bir beklenti ortaya çıkabilir. Biz sürekli yetişmeye çalışırken kendi hayatımızı yaşamayı erteleyebiliriz.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Bir insanı kırmamak için gösterdiğimiz çaba, kendimizi ne kadar kırmamıza neden oluyor?

Bu sorunun cevabı, ilişkilerimize yeniden bakmamıza yardımcı olabilir.

Elbette anlayışlı olalım. İnsanları dinleyelim, farklılıklara saygı gösterelim, mümkün olduğunca kırıcı sözlerden kaçınalım. Ancak bütün bunları yaparken kendi değerlerimizi, ihtiyaçlarımızı ve huzurumuzu da koruyalım.

Çünkü gerçek nezaket, kendimizi yok saymadan başkalarına değer verebilmektir. Gerçek sağduyu, duygularımızla düşüncelerimiz arasında denge kurabilmektir. Gerçek anlayış ise hem karşımızdakinin hem de kendimizin insan olduğunu kabul edebilmektir.

Hayat, herkesi memnun etmek için tüketilecek kadar uzun olmayabilir. Bu yüzden zaman zaman durup kendimizi de dinlemeliyiz. Başkalarına gösterdiğimiz sabrı kendimizden esirgememeli, başkalarının hatalarını hoş görürken kendi kusurlarımızı da insan olmanın bir parçası olarak kabul etmeliyiz.

Unutmayalım; iyi insan olmak, herkese her istediğini vermek değildir. İyi insan olmak, gerektiğinde hayır diyebilmek, farklı düşüncelere saygı duymak, kırmadan konuşmak ve kendi sınırlarımızı korurken başkalarının sınırlarına da özen göstermektir.

Herkesi memnun edemeyebiliriz ama kimseyi incitmeden kendimiz olmayı öğrenebiliriz. Belki de asıl huzur, tam olarak burada başlar.