Bir zamanlar insanlar birbirinin derdine ortak olurdu. Sokakta düşen birini kaldırmak, komşunun kapısını çalmak, tanımadığı birine yardım etmek hayatın doğal bir parçasıydı. Bugün ise aynı toplumda yaşamamıza rağmen, birbirimize karşı giderek daha mesafeli, daha duyarsız hale geliyoruz. Peki ne oldu da empati, yani bir başkasının duygusunu anlama ve hissetme yetisi bu kadar zayıfladı?

Günümüz dünyasında hız, her şeyin önüne geçmiş durumda. İnsanlar artık durup düşünmeye, karşısındakini anlamaya vakit ayırmıyor. Herkes kendi telaşı, kendi sorunları içinde kaybolmuş durumda. Sabahın erken saatlerinden geceye kadar süren bir koşuşturma… Bu tempo içinde bir başkasının derdine eğilmek çoğu kişiye “lüks” gibi geliyor. Oysa empati, zaman ve dikkat isteyen bir beceridir. Zaman ayırmadığımız her duygu, zamanla körelmeye mahkûmdur.

Bir diğer önemli etken ise dijitalleşme. Sosyal medya, insanları birbirine yaklaştırmak yerine çoğu zaman yüzeysel ilişkiler kurmaya itiyor. Ekranlar aracılığıyla kurulan iletişimde mimikler, ses tonu ve duygular eksik kalıyor. Bir mesajın arkasındaki gerçek duygu çoğu zaman anlaşılmıyor. Bu da yanlış anlamaları ve iletişim kopukluklarını artırıyor. Üstelik sürekli maruz kalınan olumsuz haberler, zamanla bir “duyarsızlaşma” hali yaratıyor. Her gün gördüğümüz acılar, felaketler ve dramlar bir süre sonra sıradanlaşmaya başlıyor. İnsan zihni kendini korumak için bu acılara karşı bir mesafe koyuyor, fakat bu mesafe zamanla gerçek hayattaki duygularımıza da yansıyor.

Toplumsal empatiyi zayıflatan bir başka unsur da artan bireyselleşme. “Önce ben” anlayışı, dayanışma kültürünün önüne geçiyor. Başarı, çoğu zaman bireysel kazanç üzerinden tanımlanıyor. İnsanlar artık başkalarının ne hissettiğinden çok, kendi çıkarlarına odaklanıyor. Bu durum, toplumsal bağları zayıflatıyor ve güven duygusunu sarsıyor. Oysa geçmişte mahalle kültürü, akrabalık ilişkileri ve komşuluk bağları insanları birbirine daha sıkı bağlardı. Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanlar bile birbirini tanımayabiliyor.

Empati eksikliğinin bir diğer nedeni de tahammül sınırlarının daralmasıdır. Farklı düşüncelere, yaşam tarzlarına ve fikirlere karşı hoşgörü giderek azalıyor. İnsanlar artık dinlemekten çok cevap vermeye, anlamaktan çok yargılamaya odaklanıyor. Bu durum, toplumsal kutuplaşmayı artırıyor. Oysa empati, tam da bu noktada devreye girer; farklı olana rağmen anlayabilmek, kendini karşısındakinin yerine koyabilmektir.

Eğitim sisteminin de bu konuda önemli bir rolü vardır. Başarıyı sadece akademik ölçütlerle değerlendiren bir anlayış, duygusal gelişimi ikinci plana itebiliyor. Oysa çocuklara küçük yaşlardan itibaren empati kurmayı öğretmek, en az matematik ya da dil bilgisi kadar önemlidir. Duygularını tanıyan ve ifade edebilen bireyler, başkalarının duygularını da daha iyi anlayabilir.

Oysa empati, bir toplumun en güçlü bağlarından biridir. Empati varsa anlayış vardır, saygı vardır, huzur vardır. Empatinin olmadığı bir yerde ise çatışma kaçınılmaz hale gelir. Küçük bir anlayış eksikliği, büyüyerek derin kırgınlıklara ve kopuşlara dönüşebilir. Bugün yaşadığımız pek çok toplumsal sorunun temelinde de bu eksiklik yatmaktadır.

Unutmamalıyız ki empati bulaşıcıdır; bir kişiden başlar, zamanla topluma yayılır. Birine gösterilen anlayış, başka birine de ilham olur. Küçük bir iyilik, zincirleme bir etki yaratabilir.