Hayat, her zaman bize pembe panjurlu evler, dikensiz gül bahçeleri sunmuyor. Bazen öyle anlar geliyor ki, taşınması imkansız gibi görünen dertlerle, kabul edilmesi güç gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz. İşte tam o kırılma noktalarında, insan psikolojisinin en gizemli, en hayranlık uyandırıcı yanı devreye giriyor: Ruhumuzun görünmez kalkanları, yani savunma mekanizmaları. Psikolojinin babası Sigmund Freud’un temellerini attığı, kızı Anna Freud’un ise detaylandırdığı bu kavram, aslında her gün farkında olmadan sahnelediğimiz bir içsel tiyatrodur.
Her birimiz, hayatın getirdiği ağır ego kırılmalarından, kaygılardan ve travmalardan korunmak için ruhsal birer zırh kuşanırız. Zihnimiz, dış dünyanın acımasızlığına karşı bizi korumaya programlanmış kusursuz bir biyolojik bilgisayar gibidir. Ancak asıl soru şu: Bu zırhlar bizi gerçekten koruyor mu, yoksa bizi gerçeğin kendisinden koparıp sahte bir kalenin içine mi hapsediyor? Zihnimizin bizi korumak adına yazdığı bu gizli senaryolar, hayat sahnesindeki rollerimizi nasıl etkiliyor?
En sık sığındığımız kalelerden biri şüphesiz ki "inkar" mekanizmasıdır. Hayatımıza bomba gibi düşen bir acıyı, ani bir kaybı ya da kendi içimizdeki büyük bir kusuru ilk anda yok sayarız. "Hayır, bu doğru olamaz," cümlesi, bilincimizin acıyı kaldıramayacağını anladığı an salgıladığı ruhsal bir anestezidir. Bir hastalığı kabullenmeyenler, biten bir ilişkinin ardından hala telefon bekleyenler, aslında o an için delirmemek, ayakta kalabilmek için inkarın o uyuşturucu etkisine sığınırlar.
Psikoloji bize der ki; inkar ilk aşamada ruhu koruyan bir şok emicidir. Ani darbelerin ruhsal bütünlüğümüzü parçalamasını engeller. Ancak o limandan zamanında ayrılmazsanız, geminiz gerçeğin kayalıklarına çarpar ve paramparça olur. Sürekli inkar, çözülmeyen sorunları kartopu gibi büyüterek üzerimize yıkar; zamanı durdurduğunu sanan insan, aslında sadece kendi sonunu hazırlar. Gerçeği halının altına süpürmek, onu yok etmez; sadece bir gün ayağımızın takılıp daha sert düşmesine neden olur.
Öfkenin Yanlış Adresleri
Günlük hayatta en çok karşılaştığımız, toplumsal ilişkilerimizi en çok zedeleyen mekanizma ise "yön değiştirme" veya diğer adıyla "yer değiştirmedir". İş yerinde müdüründen fırça yiyen bir babanın, eve gelip hiçbir suçu olmayan çocuğuna bağırması; trafikte bir sürücüye sinirlenen kişinin hıncını akşam eşinden çıkarması tam olarak budur.
Ego, gücünün yetmediği asıl hedefe (yani müdüre ya da trafikteki o güçlü figüre) öfkesini kusamaz çünkü bunun ekonomik veya fiziksel bedeli ağırdır. Bunun yerine, canını yakamayacak, ona zarar veremeyecek "güvenli" ve savunmasız bir hedef seçer. Ne yazık ki bu güvenli hedefler genellikle evimizde bizi koşulsuz seven insanlar olur. Aslında dışarıda gördüğümüz o nedensiz öfkelerin, trafikteki cinnetlerin, sosyal medyadaki linç kültürünün arkasında, insanların asıl muhataplarına söyleyemedikleri sözlerin, akıtamadıkları nefretlerin yön değiştirmiş hali yatar. Toplum olarak birbirimizin bastırılmış öfkelerinin faturasını ödüyoruz.
Bir de hepimizin çok iyi bildiği, adeta birer uzman haline geldiğimiz "mantığa bürümek" vardır. Çok istediğimiz bir işi alamadığımızda "Zaten hayırlısı değilmiş, ortamı da çok kötüydü" deriz. Birine haksızlık yaptığımızda veya birinin kalbini kırdığımızda "Ama o da bunu hak etmişti, beni bu noktaya o getirdi" diyerek içimizi rahatlatırız. Bu mekanizma, suçluluk duygusunu yok etmek için beynimizin yazdığı en kusursuz mantık senaryosudur. İnsan, kendi gözünde "kötü", "beceriksiz" ya da "haksız" olmak istemez; çünkü bu durum özsaygıyı zedeler. İşte bu yüzden ego, başarısızlığa ya da ahlaki zafiyete hemen mantıklı, kabul edilebilir ve dışsal bir kılıf uydurur. Kılıf ne kadar sağlam ve entelektüel görünürse, içimizdeki o sızlayan vicdan da o kadar çabuk uykuya dalar. Ancak sahte gerekçelerle uyutulan bir vicdan, insanın kendi gerçeğine yabancılaşmasının da önünü açar.
Tabii ki savunma mekanizmaları sadece bizi gerçeğe kapatan duvarlar değildir; bazen bizi sanatçı yapan, topluma kazandıran köprülerdir de. Psikolojinin en olgun ve sağlıklı kabul ettiği mekanizma "yüceltme"dir. İçindeki ilkel, saldırgan ya da toplumca kabul görmeyecek dürtüleri, toplum yararına, estetik bir değere ve başarıya dönüştürme sanatıdır bu.
İçinde büyük bir öfke ve şiddet eğilimi barındıran birinin boksör ya da cerrah olması; büyük bir aşk acısı, yalnızlık ve ayrılık travması yaşayan bir şairin, o acıdan ölümsüz eserler üretmesi yüceltmedir. Şifasız dertler, bu mekanizma sayesinde insanlığın ortak mirası olan sanat eserlerine dönüşür. Eğer yüceltme olmasaydı, bugün dünyayı hayran bırakan pek çok heykel, roman, senfoni ve beste muhtemelen hiç var olmayacaktı; çünkü hepsi aslında sahiplerinin içindeki o derin ruhsal sancıların, bastırılamayan enerjilerin asil birer meyvesidir.
Maskeleri İndirme Zamanı
Sevgili okurlar, hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bu mekanizmalarla yaşıyoruz. Kimimiz "yansıtma" yapıyor, kendi içindeki kıskançlık ve güvensizlik duygularını başkalarında görüp onları suçluyor; kimimiz "gerileme" yaşıyor, olgun yaşta bir yetişkin gibi davranmak yerine çocuk gibi küsüp odasına kapanıyor. Bunların hepsi insan olmanın, hayatta kalma mücadelesinin, o kırılgan ruhumuzu ayakta tutma çabasının birer parçası. Onları tamamen yok edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yok.
Ancak psikolojinin bize öğrettiği en büyük ders şudur: Farkındalık, şifanın ilk ve en büyük adımıdır. Eğer hayatımız boyunca bu maskelerle gezer, her acıda inkar kalesine saklanır, her öfkede suçsuz insanları yakar ve her hatamıza mantıklı kılıflar uydurursak, hiçbir zaman "gerçek kendimiz" olamayız. Yaşadığımız hayat bizim değil, mekanizmalarımızın yönettiği bir otomatın hayatı haline gelir.
Zırhlar bizi dışarıdaki tehlikelerden korur ama aynı zamanda temiz havanın, samimi bir sevginin ve sıcak bir dokunuşun içeri girmesini de engeller. Sizi koruyan o duvarlar, gün gelir sizi yalnızlığa mahkum eden bir hapishaneye dönüşür. Arada sırada o ağır zırhları çıkarmak, aynaya maskesiz bakmak ve "Evet, şu an korkuyorum, evet şu an kırgınım, evet bu benim hatam ve ben de kusursuz değilim" diyebilmek cesaretidir insanı olgunlaştıran ve iyileştiren.
Gelin, bugün kendimize bir iyilik yapalım. İçimizdeki o sessiz savaşçının neyle mücadele ettiğini, hangi korkulardan kaçtığını anlamaya çalışalım. Savunma mekanizmalarımızın arkasına saklanıp hayatı ıskalamak yerine, gerçeğin gözlerinin içine bakma cesaretini gösterelim. Çünkü hayat, sahte kalelerde yapay bir güven içinde yaşamaktan çok daha büyük, çok daha coşkulu ve yaşanmaya değer bir serüvendir. Maskelerin bittiği yerde, gerçek, özgür ve samimi yaşam başlar.