Hayatımızda en çok kaçtığımız şeylerden biri, kendimizle yüzleşmektir. Çünkü yüzleşmek, çoğu zaman gerçeği kabul etmek anlamına gelir. Gerçekler ise bazen bizim inançlarımızla, alışkanlıklarımızla, hatta benliğimizle çelişir. Psikolojide bu duruma “bilişsel çelişki” (cognitive dissonance) denir. Kısaca, insanın inandığı şeylerle yaptığı şeyler arasında oluşan içsel çatışmadır.

 

Hepimiz zaman zaman bu çelişkiyi yaşarız. Örneğin, “sağlıklı yaşamalıyım” derken fast food siparişi vermek, “dürüstlük en büyük değerdir” deyip küçük bir yalan söylemek ya da “doğayı korumalıyız” diyerek plastik şişeden su içmek… Bunların her biri küçük ama etkili birer bilişsel çelişki örneğidir. Çünkü insan zihni, tutarsızlığı sevmez. İnanç ve davranış arasında bir uyumsuzluk olduğunda, içsel bir gerginlik oluşur. Bu gerginliği azaltmak içinse aklımız hemen bir “bahane fabrikası” kurar.

 

Sigara içen birinin “Dedem de 90 yaşına kadar içti, bir şey olmadı” demesi, aslında bu çelişkinin en net yansımasıdır. Kişi, zararlı bir davranışı sürdürürken aynı anda kendini haklı çıkaracak gerekçeler üretir. Çünkü insanın amacı gerçeği bulmak değil, içsel huzuru korumaktır. Zihin, gerçeği eğip bükerek de olsa o huzuru yeniden inşa etmeye çalışır.

 

Toplum olarak da sık sık bilişsel çelişki yaşarız. Bir yandan adalet ister, diğer yandan torpil ararız. “Yolsuzluğa karşıyım” deriz ama tanıdığımız birine küçük bir ayrıcalık sağlanmasını sorun etmeyiz. “Eşitlik” derken bile çoğu zaman kendi konforumuzdan ödün vermek istemeyiz. Bu noktada bilişsel çelişki sadece bireysel değil, kolektif bir davranış biçimi haline gelir. Toplumun büyük bir kısmı aynı çelişkiyi yaşadığında, artık o davranış normalleşir.

 

Sosyal medya çağında bu durum daha da belirginleşti. Herkesin “doğru”yu söylediği ama çok azının “doğru”yu yaptığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanlar kendi kimliğini çevrimiçi platformlarda idealleştiriyor; ancak gerçek hayatta bu ideallerin uzağında kalıyor. “Doğal olmayı” savunurken filtreli fotoğraf paylaşmak ya da “empati” vurgusu yaparken başkasının fikrini acımasızca yargılamak, bilişsel çelişkinin dijital yansımalarıdır.

 

Bu çelişkiyle başa çıkmanın yolu, farkındalıktan geçiyor. Öncelikle insanın kendi davranışlarını dürüstçe gözlemlemesi gerekir. Neyi neden yaptığımızı sorgulamak, ilk adımdır. Çünkü bilişsel çelişkiyi bastırmak yerine anlamaya çalıştığımızda, içsel dengeye ulaşmak mümkündür. Kendimizi suçlamak yerine, “Ben neden böyle düşünüyorum?” sorusunu sormak çok daha iyileştirici olur.

 

Psikolog Leon Festinger, 1957 yılında bu kavramı tanımlarken insan zihninin “tutarlılık arayışı” üzerine kurulu olduğunu söyler. Ancak tutarlılık, kusursuzluk demek değildir. Önemli olan, çelişkileri inkâr etmek değil, onları fark ederek dönüştürmektir. Çünkü değişim, çelişkinin içinden doğar.

 

Kısacası, bilişsel çelişki insan olmanın doğal bir parçasıdır. Her insan bazen kendi sözünü bozar, kendi doğrularına ihanet eder. Bu bizi kötü yapmaz, sadece insan yapar. Önemli olan, bu farkındalığı inkâr etmek yerine onunla yüzleşmektir. Çünkü insan, kendini kandırmayı bıraktığı anda gerçekten büyür.