Sabah gözümüzü açar açmaz ilk yaptığımız şey ne? Çoğumuz alarmı susturup telefona bakıyoruz. Gece boyunca kim mesaj atmış, hangi paylaşım yapılmış, dünyada ne olmuş… Daha yatağın içindeyken zihnimizi onlarca bilgiyle dolduruyoruz. Sonra gün boyunca şarj yüzdesini takip ediyoruz. Powerbank taşıyoruz, priz arıyoruz, şarj kablosunu unuttuğumuzda panik oluyoruz. Ama ilginç olan şu: Telefonumuzun yüzde kaçı kaldığını biliyoruz da, kendi enerjimizin ne durumda olduğunu çoğu zaman bilmiyoruz.
Modern insanın en büyük problemi belki de tam burada başlıyor. Sürekli bağlıyız ama bir o kadar da tükenmişiz. İnsanlarla iletişim halindeyiz ama kendimizle bağlantımız zayıf. Saatlerce ekran ışığına bakıyoruz fakat içimizdeki karanlığı fark etmiyoruz.
Eskiden insanlar yorulunca dinlenirdi. Şimdi ise yorulunca daha fazla telefona sarılıyor. Sessiz kalınca hemen bir video açılıyor, can sıkılınca ekran kaydırılıyor, düşünmemek için sürekli bir şeyler tüketiliyor. Çünkü artık yalnız kalmak bile zor geliyor insana. Oysa bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey biraz sessizliktir. Bildirim sesi duymadan geçirilen birkaç saat, kimseye yetişmeye çalışmadan içilen bir kahve, acele etmeden yapılan bir yürüyüş…
Bugün birçok insan fiziksel olarak değil, zihinsel olarak yorgun. Beynimiz hiç susmuyor. Sürekli yeni bilgi, yeni görüntü, yeni gündem… Bir fotoğraf görüyoruz, kıyaslıyoruz. Bir haber okuyoruz, kaygılanıyoruz. Bir başarı hikâyesi izliyoruz, kendimizi eksik hissediyoruz. Sosyal medya artık sadece vakit geçirilen bir yer değil; insanların ruh halini şekillendiren görünmez bir baskı alanı.
En kötüsü de şu: Dinleniyor gibi yapıyoruz ama aslında dinlenemiyoruz. Saatlerce telefonda vakit geçirip “bugün hiçbir şey yapmadım ama çok yoruldum” diyen insan sayısı hiç az değil. Çünkü zihnimiz sürekli çalışıyor. Parmaklarımız ekranı kaydırırken beynimiz yüzlerce duygu arasında gidip geliyor. Kıskançlık, merak, öfke, özlem, yalnızlık… Hepsi birkaç dakikanın içine sığıyor.
Belki de artık biraz durmayı öğrenmemiz gerekiyor. Her mesaja anında cevap vermek zorunda değiliz. Her haberi bilmek, her tartışmaya yetişmek, her an çevrimiçi olmak zorunda değiliz. İnsan bazen kendine geç kalıyor. Başkalarının hayatını izlemekten kendi ruhunu ihmal ediyor.
Şunu fark etmek gerekiyor: Telefonun şarjı bittiğinde onu prize takıyoruz. Peki ya bizim enerjimiz tükendiğinde ne yapıyoruz? Gerçekten dinlenebiliyor muyuz? Yoksa sadece ekran değiştirerek mi kaçıyoruz hayattan?
Kendimizi şarj etmek için pahalı tatillere ya da büyük kaçışlara da ihtiyacımız yok aslında. Bazen samimi bir sohbet yeter. Bazen kısa bir yürüyüş, sevdiğin bir şarkı, erken uyumak, biraz kitap okumak, biraz gökyüzüne bakmak… İnsan ruhu küçük şeylerle nefes alabiliyor hâlâ.
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı teknolojiye karşı çıkmak değil, insan kalabilmeyi unutmamak. Çünkü ekranlarımızın ışığı arttıkça iç dünyamız biraz daha kararıyor olabilir.
Bu yüzden bazen telefonu bir kenara bırakıp kendimize dönmemiz gerekiyor. Çünkü asıl düşük pil uyarısını veren şey telefonlarımız değil; ruhumuz olabilir.