Kayseri denince akla ilk gelen şeylerin ticaret, sanayi ve pastırma-mantı üçgeni olması kaçınılmaz. Şehir dışından bakan gözler için burası, rasyonel aklın ve koşturmacanın merkezidir. Ancak bu şehrin beton binalarının, devasa organize sanayi bölgelerinin ve bitmek bilmeyen ticaret telaşının ardında, ruhunu dinlendirdiği, zamana meydan okuyan çok köklü bir sığınak vardır: Kayseri’nin Bağ Kültürü.
Kayserili için bağ, sadece toprağın işlendiği, meyvenin toplandığı bir bahçe değildir; bağ bir yaşam biçimi, bir kaçış rampası ve en önemlisi, nesilden nesile aktarılan bir ritüeldir.
Kayseri’de yazın gelişi takvim yapraklarıyla değil, "bağa göçme" hazırlıklarıyla anlaşılır. Okullar kapanmaya yüz tuttuğunda, şehir merkezinin o sıcak ve basık havasından kaçıp Erciyes’in serin rüzgarını arkasına alan bağ evlerine doğru tatlı bir telaş başlar. Eskilerde at arabalarıyla, kamyonetlerle yapılan bu göç, şimdilerde modern araçlarla yapılsa da taşıdığı heyecan hiç değişmemiştir.
Hisarcık, Talas, Erkilet, Germir, Gesi, Hacılar... Her birinin bağ havası, toprağının kokusu başkadır. Şehirdeki apartman dairelerinin kapılarına kilit vurulur ve birkaç aylığına da olsa hayatın merkezi o taş duvarlı, geniş verandalı bağ evlerine taşınır. "Bağa göçmek", Kayserili için modern hayatın getirdiği strese, kalabalığa ve monotonluğa verilmiş en güzel moladır. Toprakla yeniden buluşmanın, betonların arasında unutulan komşulukları yeşertmenin adıdır.
Kayseri bağlarında gün erken başlar. Erciyes’in serin sabahında içilen ilk çayın tadı başkadır. Ama bağ demek, sadece dinlenmek demek de değildir; bağ demek, kışa hazırlık, emek ve üretim demektir. Bağ işleri, kolektif bir çabanın ürünüdür. Kadınlar bir araya gelir; yaprak sarmalar doldurulur, domates salçaları dev kazanlarda kaynatılır, erişteler kesilir. Hele bir de sonbahara doğru "bağ bozumu" vakti geldi mi, bağların neşesi ikiye katlanır. Pekmezler kaynatılır, asma yaprakları kış için basılır, sucuk-pastırma kadar bu şehrin alametifarikası olan cevizli sucuklar iplere dizilir. Bu süreçte yorulmak bile keyiflidir çünkü ortaya çıkan her ürün, kış boyu aile meclislerinde tüketilecek birer gurur kaynağıdır.
Kayseri’de misafirperverlik, bağ kültüründe zirve noktasına ulaşır. Bağda kapılar hiçbir zaman ardına kadar kilitlenmez; her an bir komşunun, bir akrabanın "Selamünaleyküm, bağınız bereketli olsun" diyerek içeri girmesi beklenir. Bağda misafir ağırlamak adeta bir sanattır. Gelen misafire ilk olarak bağın kendi mahsulü olan buz gibi üzümler, taze koparılmış kayısılar veya şeftaliler ikram edilir. Ardından semaverin altı yakılır. Erciyes’in suyuyla demlenen o semaver çayının yanına, fırından yeni çıkmış Kayseri ketesi, yan fırından gelen sıcak lavaşlar ve tulum peyniri eşlik eder.
Akşamüstü oldu mu, bağ evlerinin bahçelerinden yükselen o tanıdık koku şehri sarar: Mangal dumanı. Kayserili, bağında ağırladığı misafirine en iyi eti sunmak, onu en tok ve en mutlu şekilde yolcu etmek ister. Sohbetler koyudur; eski günlerden, ticaretten, siyasetten ama en çok da bağın eski düzeninden konuşulur. Gece serinliği çöktüğünde üzerlere alınan hırkalar, o samimi sohbetlerin sıcaklığıyla dengelenir. Kayseri’nin bağ kültürü, sadece geçmişe ait bir nostalji değil; bu şehrin koşturan, yorulan ruhunun nefes aldığı en temiz, en samimi damarıdır. Bu damarı korumak ve yaşatmak, bu şehre borcumuzdur.