Bir haber sitesinin ya da gazetenin sayfalarını açtığınızda dikkatinizi çeken başlıklara biraz göz atın. Trafik kazası, kavga, hırsızlık, dolandırıcılık, operasyon, cinayet… Çoğu zaman bu haberlerin diğer içeriklere kıyasla daha fazla okunduğunu görürsünüz. Peki, neden? İnsanlar neden bir kültür sanat etkinliğinden, yeni bir projeden ya da şehrin gelişimine katkı sağlayacak bir yatırımdan çok, asayiş haberlerine ilgi gösteriyor?
Gazetecilik mesleğinin içinde olan biri olarak bu soruyu sık sık kendime soruyorum.
Aslında cevabı insanın doğasında aramak gerekiyor. İnsan, yaşadığı çevrede neler olup bittiğini bilmek ister. Güvende olup olmadığını, mahallesinde ne yaşandığını, trafikte karşılaşabileceği tehlikeleri, kendisini ya da yakınlarını etkileyebilecek gelişmeleri merak eder. Bu nedenle asayiş haberleri yalnızca bir olayın anlatımından ibaret değildir. Okuyucu, çoğu zaman o haberde kendi hayatından bir parça bulur.
Örneğin şehrin bir mahallesinde meydana gelen hırsızlık olayı, yalnızca o evin sakinlerini ilgilendirmez. Aynı mahallede yaşayanlar da haberi okur. Bir trafik kazası haberi, o güzergahı her gün kullanan binlerce kişinin dikkatini çeker. Bir dolandırıcılık haberi ise benzer yöntemlerle karşılaşmamak isteyen insanlarda merak uyandırır. Yani okuyucu, haberin içinde kendisini ilgilendiren bir ihtimal görür.
Bir başka neden de merak duygusu. İnsan zihni, beklenmedik ve olağan dışı gelişmelere daha fazla tepki verir. Sıradan bir günün akışını değiştiren olaylar, doğal olarak daha fazla dikkat çeker. Özellikle şaşırtıcı ayrıntılar içeren haberler, okuyucunun ilgisini artırır. Ancak burada gazetecilik açısından önemli bir çizgi bulunuyor: Merak uyandırmak ile sansasyon yaratmak aynı şey değildir.
Ne yazık ki dijital haberciliğin hız kazandığı günümüzde tıklanma yarışı zaman zaman bu çizginin aşılmasına neden olabiliyor. Okunma sayısını artırmak uğruna abartılı başlıklar atılması, olayın olduğundan farklı gösterilmesi veya insanların acılarının birer tıklanma aracına dönüştürülmesi gazeteciliğe zarar veriyor.
Bir insanın hayatını kaybettiği trafik kazası, bir ailenin yaşadığı acı ya da şiddete maruz kalan bir kişinin hikayesi, yalnızca okunma sayıları üzerinden değerlendirilmemeli. Haberin merkezinde insan olduğunu unutmamak gerekiyor.
Üstelik gazeteciliğin görevi sadece meydana gelen olayları aktarmak değildir. Olayların nedenlerini sorgulamak, toplumsal sorunlara dikkat çekmek, insanları bilgilendirmek ve gerektiğinde yetkilileri harekete geçmeye davet etmek de mesleğin önemli sorumlulukları arasındadır.
Elbette asayiş haberleri yapılmalı, okuyucu bilgilendirilmeli ve toplumun haber alma hakkı korunmalı. Fakat bir şehrin gündemi yalnızca kazalardan, kavgalardan ve suç olaylarından ibaret olmamalı. O şehirde açılan bir kütüphane, eğitim alanında atılan bir adım, kültürel bir etkinlik, başarı elde eden bir genç ya da hayatına dokunulan bir insan da haber değeri taşır.
Belki de asıl mesele, okuyucunun neyi daha çok merak ettiğinden ziyade gazetecilerin topluma ne sunduğudur.
Çünkü biz gazeteciler yalnızca insanların tıkladığı haberleri değil, toplumun bilmesi gereken gelişmeleri de gündeme taşımakla sorumluyuz. Bir şehrin hafızası, sadece yaşanan olumsuzluklarla değil, güzel gelişmelerle, başarılarla ve umut veren hikâyelerle de oluşur.
Unutmayalım; kötü haber çabuk yayılır ama iyi haber de doğru anlatıldığında insanlara umut verir. Gazeteciliğin gerçek başarısı ise yalnızca kaç kişinin okuduğuyla değil, kaç kişinin hayatına dokunabildiğiyle ölçülür.