Eskiden bir eve misafir olduğunuzda, salonun düzeni size ev sahibinin zevkini anlatırdı. Şimdi ise sosyal medya sayesinde, davet edilmeden insanların yatak odasına kadar giriyoruz. Üstelik bunu biz talep etmeden, önümüze düşen videolarla.
Bugün sosyal medyada yaşanan ilişkiler, artık “yaşanan” değil “sergilenen” ilişkiler haline geldi. Evlilikler, aile hayatı, karı-koca arasındaki en özel anlar… Hepsi birer içerik başlığına dönüştü. Bir bakıyorsunuz adam uyuyor, kadın ayağına ağda yapıştırıyor. Adam sinirleniyor, kadın kahkahalar atıyor. Ve bu sahne, milyonlarca izlenmeye ulaşıyor. Sormak gerekiyor: Bu gerçekten bir ilişki mi, yoksa bir kurgu mu? Daha da önemlisi, biz neden bunu izlemek zorundayız? Bir evin içi, o ailenin mahremidir. Kocanın ne giydiğini, kadının pijamasının desenini, perdenin rengini bilmek zorunda değiliz. Bunlar “samimiyet” değil, sınır ihlalidir. Mahremiyetin bu kadar kolay tüketilmesi, aslında ilişkilerin de ne kadar yüzeyselleştiğinin bir göstergesi. Daha acı olan ise çocukların bu içeriklere dahil edilmesi. Bir köşede oynayan, ne olup bittiğinden habersiz bir çocuğun görüntüsü bile artık bir “etkileşim unsuru.” Oysa çocuk dediğimiz varlık, korunması gereken en hassas alanımızdır. Onun gülüşü, ağlayışı, mahremiyeti; ebeveynin değil, onun hakkıdır. Bugün geldiğimiz noktada, bazı ebeveynler çocuk büyütmek ile içerik üretmeyi birbirine karıştırmış durumda. Kamera açıkken sergilenen “mükemmel aile” tablosunun, kamera kapandığında nasıl bir gerçeğe dönüştüğünü ise kimse bilmiyor. Belki de en büyük mesele şu: Biz ne zaman yaşamayı bırakıp, yaşamayı göstermeye başladık? Kendi hayatımdan biliyorum… Yeğenimle vakit geçirirken, o anın kıymeti telefondan daha ağır geliyor. Kamerayı açmak yerine o anın içinde kalmayı tercih ediyorum. Çünkü biliyorum ki bazı anlar paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir. Eğer bir gün anne olursam, evladımın çocukluğunu bir izlenme yarışına kurban etmeyeceğim. Ona “kameraya gül” demek yerine, gerçekten gülmesini sağlayan bir anne olmayı tercih edeceğim. Sosyal medya elbette bir iş alanı olabilir. Ancak her işin bir ahlakı, her alanın bir sınırı vardır. Aile dediğimiz yapı da bu sınırların en hassas olanıdır. Artık bir dur demenin zamanı gelmedi mi? Aileyi içerik haline getiren bu anlayışın, ciddi şekilde ele alınması gerekmiyor mu? Belki de asıl ihtiyacımız olan şey; daha fazla görünmek değil, biraz daha gizli kalabilmektir.