Bazen bir veda, sandığımızdan çok daha fazlasını taşır içinde. Alışılagelmiş düşünce şudur: Vedalar hüzünlüdür, ağırdır, insanın içine çöker. Oysa her veda aynı değildir. Bazı vedalar vardır ki içinde bir ferahlık saklar. Bir yükten kurtulmanın hafifliği, bir kapıyı kapatıp yenisine yönelmenin cesareti vardır. İşte o vedalar, sessiz ama derin bir huzur taşır.

İnsan hayatı, çevresiyle şekillenir. Sıkça söylenen o söz boşuna değildir: İnsan, en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır. Bu sadece bir motivasyon cümlesi değil, aynı zamanda hayatın çıplak bir gerçeğidir. Gününüzü, zihninizi, emeğinizi paylaştığınız insanlar; düşünce yapınızı, üretkenliğinizi ve hatta hayata bakışınızı doğrudan etkiler. Bu yüzden bir iş ortamında ya da arkadaş çevresinde kimlerle muhatap olduğunuz, sandığınızdan çok daha belirleyicidir.

Ne yazık ki bazen insan, en çok emeğini verdiği yerde en az anlaşılır. İşi bilmeyenlerin fikir üretmesi değil, yön vermeye çalışması yorucudur. Emek verilmiş bir işe dışarıdan, yüzeysel ve çoğu zaman bilgisizce yapılan müdahaleler, yalnızca motivasyonu değil; insanın kendine olan saygısını da zedeler. Hele ki yazdığınız bir metne, ürettiğiniz bir fikre kadar müdahale ediliyorsa, bu artık basit bir eleştiri değil; sistematik bir baskının, yani mobbingin parçasıdır.

Peki böyle durumlarda ne yapılmalı?

Her şeyden önce insan, kendine karşı dürüst olmalıdır. Sürekli değersiz hissettirilen, emeği küçümsenen bir ortamda kalmanın kimseye faydası yoktur. Çünkü huzurun olmadığı yerde verim olmaz. Verimin olmadığı yerde üretim olmaz. Üretimin olmadığı yerde ise başarıdan söz etmek mümkün değildir. Başarı yalnızca bireysel bir çabanın sonucu değildir; aynı zamanda doğru ortamın, doğru insanların ve sağlıklı bir iletişimin ürünüdür.

Bu yüzden gitmek, her zaman bir kaçış değildir. Bazen gitmek, kendine duyulan saygının en açık ifadesidir. Kalmak için direndiğiniz yer, sizi tüketiyorsa; orada kalmak bir erdem değil, kendinize yaptığınız bir haksızlıktır.

Ben her zaman “kaliteli gidişleri” tercih edenlerden oldum. Çünkü nasıl ki yapılan işin kalitesi önemliyse, vedanın da bir kalitesi vardır. Kapıları çarparak çıkmak kolaydır. Öfkeyle, kırgınlıkla, hesaplaşma isteğiyle ayrılmak anlıktır. Ama sessiz, net ve kendinden emin bir vedanın ağırlığı bambaşkadır. Arkada ne bıraktığınızı bilerek, kendinizden ne götürdüğünüzün farkında olarak gitmek… İşte bu, bir duruş meselesidir.

Hayatın bazı dönemlerinde insanın kendine şu soruyu sorması gerekir: “Ben burada gerçekten ilerliyor muyum, yoksa sadece zaman mı kaybediyorum?” Çünkü bazı başarısızlıkların sebebi dış faktörler gibi görünse de, aslında yanlış yerde ısrar etmektir. Yanlış insanlarla, yanlış sistemlerle, yanlış beklentilerle mücadele etmek; en güçlü insanı bile yorar.

Ve en sonunda o an gelir. İçinizde bir ses “Artık yeter” der. O sesi bastırmak mümkündür ama susturmak mümkün değildir. Çünkü insan eninde sonunda kendine döner. Ve o dönüşte en çok şunu fark eder: Gitmesi gereken yerde kalmak, en büyük hatadır.

Velhasıl… Eğer bir gün dönüp arkanıza baktığınızda gördüğünüz şey sadece bir enkazsa, bilin ki gitmek en doğru karardı. Çünkü bazı yerler yıkılmak içindir, bazı vedalar ise yeniden başlamak için.

Unutmayın; huzur, lüks değil ihtiyaçtır. Ve insan, huzur bulamadığı hiçbir yerde gerçek anlamda var olamaz.