Bilmiyorum benim gibi düşünen kaç kişi var ama ben eski dizilerden keyif alanlardanım. Hatta açık konuşayım; 2018 öncesinde çekilen dizilerle bugün çekilen diziler arasında çok büyük bir kalite farkı olduğunu düşünüyorum. Öyle ki bugün yayınlanan pek çok diziyi izlemeye tahammül edemiyorum desem abartmış olmam.

Çünkü artık ekrana baktığımızda hayatın içinden bir şey görmek neredeyse imkânsız hale geldi. Ne gerçek bir aile hayatı var, ne doğal ilişkiler, ne de samimi hikâyeler…

Oyunculara bakıyorsunuz, çoğu birbirine benziyor. Estetik operasyonlar, dolgu yapılmış dudaklar, kusursuz görünen ama bir o kadar yapay yüzler… Gerçek hayatta herkesin burnu yapılı değil, herkesin dudakları dolgulu değil. Herkes 50 kilo da değil. Ama dizilerde sanki başka bir dünyanın insanlarını izliyormuşuz gibi bir görüntü var.

Hal böyle olunca insanın aklına şu soru geliyor:

Bir izleyici olarak samimiyet hissetmediğim bir diziyi nasıl izleyebilirim?

Oysa eskiden durum çok farklıydı.

Mesela 90’ların unutulmaz yapımlarından biri olan Çiçek Taksi… Dizinin ilk bölümünü izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. İlk sahnede mütevazı bir yemek masası vardır. Sofrada yalnızca iki çeşit yemek bulunur. Masanın etrafında ise bir aile… Baba, anne, çocuklar ve evin büyüğü olan babanın ablası.

Ama o masada eksik olan bir şey yoktur.

Saygı vardır.

Sevgi vardır.

Doğallık vardır.

Ailenin babası taksicilik yaparak ekmek parasını kazanmaya çalışır. Hikâye çok büyük değildir belki ama hayatın tam içinden bir hikâyedir. İşte izleyiciyi ekrana bağlayan şey de tam olarak buydu: Gerçeklik.

2000’li yılların başına geldiğimizde ise yine aynı sıcaklığı hissettiğimiz bir dizi vardı: Ekmek Teknesi. Bu dizide de mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri ve aile bağları ön plandaydı. İnsan izlerken kendinden bir parça bulabiliyordu. Sanki diziyi değil de kendi mahallesini izliyormuş gibi hissediyordu.

Biraz daha yakın zamana gelirsek, Türk televizyon tarihinin en sevilen komedilerinden biri olan Avrupa Yakası… Modern bir aile yapısını mizah dolu bir dille anlatan bu dizi, izleyen herkese kahkaha attırmayı başarmıştı. Hem güldüren hem düşündüren hem de karakterleriyle izleyiciye bağ kurduran bir yapımdı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu dizilerin ortak bir özelliği olduğunu görüyoruz:

Samimiyet.

O dizilerde hayat vardı.

Sofralar gerçekti.

İnsanlar gerçekti.

Sorunlar gerçekti.

Bugünkü dizilerde ise çoğu zaman lüks villalar, kusursuz yüzler, abartılı dramlar ve gerçek hayattan uzak hikâyeler görüyoruz. Belki görsel olarak daha parlaklar ama ruhları yok gibi…

İşte tam da bu yüzden eski dizilerin tekrar bölümleri hâlâ izleniyor. İnsanlar hâlâ o yapımlara dönüyor. Çünkü bazen bir dizide aradığımız şey büyük prodüksiyonlar değil; kendimizden bir parça görebilmek.

Belki de televizyon dünyasının yeniden hatırlaması gereken şey tam olarak budur:

İzleyici yapaylığı değil, insanı izlemek ister.

Ve bazen iki çeşit yemeğin olduğu bir masa, milyonluk setlerden çok daha etkileyici olabilir…