Bir ülkenin gürültüsü bazen en çok gençleri konuşurken çıkar. Hayal kurarken, itiraz ederken, “ben buradayım” derken… Ama son zamanlarda o gürültü yerini tuhaf bir sessizliğe bırakıyor. Çünkü artık gençler konuşmuyor, bavul topluyor.
Eskiden “iş bulmak zor” cümlesi bir serzenişti, şimdi bir başlangıç noktası. Bulunsa bile devamı var: güvencesizlik, geç ödenen maaşlar, “yarın bakarız” denilen haklar ve adı konmasa da herkesin bildiği o baskı… Sabah girip akşam çıktığın bir yer değil artık iş; ruhunu da teslim ettiğin bir alana dönüşebiliyor. İnsan emeğinin karşılığını alamayınca sadece cebinde değil, içinde de eksiliyor.
Bir de görünmeyen yük var: mobbing. Masanın üzerindeki dosyalardan daha ağır, ama kimsenin tartmadığı. Sesini çıkarsan “uyumsuz”, susarsan “alıştı” deniyor. İşte o noktada gençler sadece iş değil, kendilerini de kaybetmeye başlıyor.
Ve sonra bir hayal giriyor devreye. Adı çoğu zaman “Avrupa.” Sadece bir coğrafya değil bu; bir ihtimal. Daha adil bir düzenin, emeğin karşılığının, insan gibi çalışmanın ihtimali… Belki biraz abartılı, belki uzaktan bakınca daha parlak ama yine de güçlü bir çağrı.
O hayalin içinde bazen bir şehir beliriyor: Edinburgh. Taş sokaklarıyla, sisin arasından çıkan eski binalarıyla, insana bir hikâyenin içindeymiş hissi veren o şehir… Sabah işe giderken omzunda yük değil umut taşıdığını hayal ediyorsun. Trafik stresinden çok, kaldırımda huzurla ilerleyen bir bisikletin ritmi var orada. Kimse sana “acele et” diye bağırmıyor, hayat zaten kendi hızında akıyor.
Bir köşede, Harry Potter’ın ilk satırlarının yazıldığı söylenen sokaklar… İnsan ister istemez düşünüyor: Bizim hikâyemiz neden burada yazılamadı? Neden bizim gençlerimiz kendi şehirlerinde büyülü bir başlangıç yapamıyor?
Belki mesele sadece para değil. Belki mesele, değer görmek. Bir işe girdiğinde insan yerine konmak. Ay sonunu değil, hayatını planlayabilmek. Ve en önemlisi, yarın için korkmadan uyuyabilmek.
Gidenler suçlu değil. Kalanlar da güçlü değil aslında; sadece daha çok dayanıyorlar. Ama bir ülkenin geleceği dayanıklılık üzerine kurulmaz. Umut üzerine kurulur.
Şimdi sorulması gereken soru şu: Biz gençleri neden tutamıyoruz? Daha doğrusu, neden kalmak için güçlü bir sebep veremiyoruz?
Çünkü kimse doğup büyüdüğü yeri terk etmek istemez. İnsan alıştığı gökyüzünü kolay kolay değiştirmez. Ama o gökyüzü dar gelmeye başladığında, başka ufuklara bakmak kaçınılmaz olur.
Belki de mesele gitmek değil… Mesele, kalmayı değerli kılabilmek