Mevlâna Hazretlerinin "YOKLUK KAPISI" dediği şey ile Hıristiyanlıkta Dar Kapı denen kavram birbiriyle çok benzerlik gösterir.
Kastamonu'daki Deve Han'ın kapısının yüksekliği ise Deve sahibinin hayvanın sırtına aşırı yükler bağlayarak hayvanın nefsine eziyet edip etmediğini belirlemek için özellikle biraz alçak yapılmıştır ve DEVE sırtında yük ile bu kapıdan geçemezse DEVE sahibi ve sahibi olduğu ticari mallar gece hanın içine alınmaz, dışarıda bırakılırdı.
Deveye fazla ticari mal yükleyen DEVE sahibinin de açgözlü, vicdansız, irade, nefs terbiyesinden uzak bir insan olduğu düşünülür ve bu durum o yıllarda toplumda kabul görmedi. Bu yolla toplumsal ve şahsi oto-kontrol sağlanmaya çalışılırdı. Hem de diğer tüccarlar ile aralarında senin yükün çok yer kapladı, benim yüzüme gerektiği kadar yer kalmadı şeklinde tartışma, kavganın çıkması önlenmiş olurdu. Fazla olan yükleri sığdırmak, üst üste koymak, itip, çekerken ürünlerin edilmesi, kırılması, bozulması önlenmiş olurdu. Bu kapı sayesinde hem insan hakları hem de hayvan hakları korunmuş olurdu, tüccarın can ve mal güvenliğini sağlamak için de bir denge tesis edilmiş olurdu.
Eğer devenin sırtına bağlanan yüklerle birlikte kapıdan geçemiyorsa bu doğrudan doğruya tüccarın Açgözlülük etmesi sebebiyle hayvanın nefsine eziyet etmesi birbiriyle bağlantılıdır. Buna uzun zaman göz yumulması halinde Deve sahibinin nefs terbiyesinden uzaklaşmasına destek ve teşvik edilmiş olur, diğer tüccarları da kötü örnek olur ve kötülük teşvik edilmiş olur. Toplumsal oto-kontrol günden güne daha da bozulur.
Tüm bunlar Yüce Allah'ın istemediği şeylerdir.
Portekiz'deki manastırda da Oburluk kapısı ise çok yiyen kişinin kendi kul hakkına ve başkalarının kul hakkına girmesine engel olur. Aynı zamanda keşişler arasında sen çok yedin, ben az yedim kavgasını ortadan kaldırır, keşişler çok yerse kilisenin tarımsal üretim gelirlerinin azalmasına, halka ve ülke yönetimine daha az para ve yiyecek dağıtılmasına engel olur.
Keşişler bu oburluk kapısı sayesinde hakkına razı olma, başkasının ve kendi kul hakkına girmemeyi, disiplin, irade, nefs terbiyesi sahibi olmayı öğrenir ve halka da örnek olur.
Portekiz'de bu manastırın çalışma şekli ve verdiği eğitim sayesinde ülkenin, halkın geliri artmış, manastır her konuda bilgi, bilim, ekonomi üreten bir hale gelmiştir. Çok bilgili keşişlerden Krala Danışman yetiştirmeye başlar. İleri tarım teknikleri keşfederek, konserve yapımı, nehrin akış yönünün değiştirilmesi v.b. çalışmalarla kalkınma artınca başka coğrafyalara yolculuklar başlar, Denizcilik çok gelişir ve Portekizli Denizciler Hindistan'a gider ve deniz yoluyla baharat getirmeye başlarlar , ne tanık ki bu durum yüzlerce yıllık Baharat yolunun sonunu getirir. Baharatın Hindistan'dan Portekiz'e geliş maliyeti %97,5 azalır. Baharat çok ucuza mal olmaya başlamıştır. Bu da Osmanlı imparatorluğunun Baharat nedeniyle elde ettiği tüm gelirleri bir anda yok eder.
Bir manastır kapısı uzun zaman içinde zincirleme olarak Dünya'da büyük değişikliklere sebep olur. Dürüst Din adamı, Dürüst Tüccar yetiştirme, bilime dayalı tarım ve hakkaniyetli, adaletli yaşamaya gayret eden bir toplum kendi ülkesini ve kendini kalkındırırken bir başka ülkenin ve insanlarının zarar etmesine, yüzlerce yıllık gelir kaynaklarını kaybetmesine sebep olabiliyormuş.
Gerek Candaroğlu İsmail bey zamanında yapılan Kastamonu Deve hanı gerekse Portekiz'deki bir Manastır kapısı ve yapılış felsefesi toplumu olumlu yönde etkileyebiliyormuş o zamanlar !!!!