Hayat, önümüzden hızla akıp giderken, aslında en çok da görmezden geldiklerimiz şekillendiriyor bizi. Koşuşturma içinde, aceleyle tamamlanan günlerde, gözümüzün önünde duran küçük ayrıntılar yavaşça görünmez oluyor.

Kaldırım kenarında sessizce oturan yaşlı bir amca… Elinde yarısı bitmiş bir ekmek, bakışları uzaklara dalmış. Onunla göz göze gelmemek için telefon ekranımıza sığınıyoruz. Otobüste kucağındaki çocuğu sakinleştirmeye çalışan genç bir anne… Gözlerimiz cama çevrili, kulaklarımızda müzik. O an, onun yorgunluğunu, çaresizliğini hissetmiyoruz.

Bir dostun sesindeki kırılmayı, komşunun kapısının önünde bekleyen kediyi, karşıdan karşıya geçmekte zorlanan yaşlı birini… Bazen bakıyoruz ama görmüyoruz. Dinliyoruz ama duymuyoruz. Hissetmiyoruz. Çünkü kendi derdimiz, kendi telaşımız o kadar ağır geliyor ki başkasının varlığı bize fazlalık gibi görünüyor.

Oysa görmezden geldiklerimiz, bizi insan yapan en önemli köprüleri sessizce yıkıyor. Empati, şefkat, merhamet… Hepsi birer birer hayatımızdan çekiliyor. Yerlerini ise ilgisizlik, acele ve bencillik alıyor. Farkına bile varmadan, birbirimize yabancılaşıyoruz.

Belki de hayatı biraz daha yavaş yaşamak gerekiyor. Bir bakışı, bir gülümsemeyi, bir “nasılsın”ı es geçmeden. Karşımızdaki insana gerçekten bakmak, dinlemek, anlamaya çalışmak… Çünkü görmezden geldiğimiz her şey, bir gün bize de uğrayacak. O gün, fark edilmenin ne kadar kıymetli olduğunu çok geç anlayacağız.

Unutmayalım; bir insanın hayatına değmek, bazen sadece onu fark etmekle başlar. Ve bazen, dünyayı değiştiren en büyük iyilik, küçücük bir selamdır.