Birilerinin Sırtına Basma Çabası

Ali ÜNLÜ

26-06-2026 13:55

Yaşadığımız çağın en büyük paradokslarından biri, teknolojinin insanları birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştırırken, gönülleri aynı ölçüde uzaklaştırmış olmasıdır. Bugün insanlar tek bir tuşla dünyanın öbür ucundaki kişiye ulaşabiliyor, ancak yanı başındaki insanın derdini duymakta zorlanıyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri de giderek güçlenen materyalist bakış açısıdır. İnsanların değeri, karakterleriyle değil; sahip oldukları makamla, parayla, takipçi sayısıyla ya da sağlayabilecekleri çıkarlarla ölçülmeye başlanmıştır.

Eskiden "İnsan insana emanettir." anlayışı hâkimdi. Bugün ise ne yazık ki "İnsan insana fırsattır." anlayışı yaygınlaşıyor. Birçok kişi, karşısındaki insanı bir dost olarak değil, kullanılabilecek bir basamak olarak görüyor. İşte tam da burada "birilerinin sırtına basarak yükselme" kültürü ortaya çıkıyor.

Hayatın hemen her alanında bunun örneklerine rastlamak mümkün. İş hayatında, aynı ekipte çalışan arkadaşının başarısını gölgelemeye çalışanlar... Siyasette, rakibini karalayarak öne çıkmaya çalışanlar... Sosyal medyada başkalarının emeğini sahiplenerek görünür olmaya çalışanlar... Hatta bazen dostluk ve akrabalık ilişkilerinde bile menfaat ağır bastığında samimiyet yerini hesap kitaplara bırakabiliyor.

Elbette rekabet hayatın doğal bir parçasıdır. Rekabet, doğru yönetildiğinde gelişimi teşvik eder. Ancak rekabetin ahlak sınırlarını aşması, insanı sadece başarıya değil, vicdanını kaybetmeye de götürür. Çünkü başkasını ezerek kazanılan her zafer, aslında insanın kendi karakterinden verdiği bir tavizdir.

Materyalist düşünce, insanı sadece maddi başarılarla tanımladığı için, "Nasıl kazandın?" sorusundan çok "Ne kazandın?" sorusuna önem verir. Oysa gerçek başarı, sadece zirveye çıkmak değildir; oraya hangi yolları kullanarak çıktığını da sorgulayabilmektir. Bir insanın makamı büyüyebilir, serveti artabilir, çevresi genişleyebilir. Ancak bunların tamamı, eğer dürüstlük pahasına elde edilmişse, geride bırakılan güven duygusunu geri getiremez.

Ne yazık ki günümüzün hızlı tüketim kültürü, sabrı da değersizleştirdi. İnsanlar uzun yıllar emek vermek yerine kısa yoldan yükselmeyi tercih ediyor. Bunun için de başkasının emeğini küçümsemek, dedikodu yapmak, iftira atmak ya da fırsatçılık yapmak sıradan davranışlar hâline gelebiliyor. Oysa kısa yoldan çıkılan zirvelerin ömrü de çoğu zaman kısa olur. Çünkü sağlam temeller üzerine kurulmamış başarılar, ilk sarsıntıda yıkılır.

Bir başka dikkat çekici nokta ise başarıya duyulan tahammülsüzlüktür. Bazı insanlar, kendi eksiklerini geliştirmek yerine başkasının başarısını aşağı çekmeye çalışır. Çünkü yükselmekten çok, yükseleni düşürmenin daha kolay olduğuna inanırlar. Oysa bir mumun ışığını söndürmek, başka bir mumu daha parlak yapmaz. Başkasının önünü kesmek, kişinin kendi yolunu açmaz.

Toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, yeniden "emanet" bilincini hatırlamaktır. Makam da, servet de, bilgi de, yetenek de birer emanettir. İnsan bunları başkalarına üstünlük kurmak için değil, fayda üretmek için kullanmalıdır. Çünkü hayat, sadece almak üzerine kurulmuş bir düzen değildir; paylaşmayı bilenler, geride gerçek iz bırakanlardır.

İş dünyasında da bunun örneklerini görüyoruz. Aynı kurum içinde birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan çalışanlar, ekip ruhunu yok ediyor. Sonunda bireysel kazanç elde edildiği sanılsa bile kurum kaybediyor. Aynı durum toplum için de geçerli. Güven duygusunun zedelendiği bir toplumda ne ekonomik kalkınma kalıcı olur ne de sosyal huzur.

Unutulmaması gereken önemli bir gerçek vardır: İnsanların sırtına basarak yükselebilirsiniz, ancak onların gönlüne basarak yükselemezsiniz. Gönüllerde yer edinmeyen başarıların ömrü, alkışlar kesilene kadardır. İnsanlar makamları değil, kendilerine nasıl davranıldığını hatırlar.

Belki de artık başarı tanımını yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmiştir. Gerçek başarı; kimseyi ezmeden yükselebilmek, kimsenin hakkını yemeden kazanabilmek ve geriye dönüp baktığında vicdanıyla barışık kalabilmektir. Çünkü hayatın sonunda insanlar sahip olduklarımızı değil, geride bıraktığımız izleri konuşacaktır.

Kısacası, başkasının omzuna basarak yükselmeye çalışanlar, belki kısa süreli bir üstünlük elde edebilirler. Ancak karakter üzerine inşa edilmeyen hiçbir başarı kalıcı değildir. İnsanlık tarihi, güçle yükselenlerin değil; ahlakıyla iz bırakanların hikâyelerini yaşatmıştır. Belki de bugünün en büyük ihtiyacı, daha fazla zengin insan değil; daha fazla erdemli insandır. Çünkü erdemin olmadığı yerde başarı, sadece geçici bir unvandan ibarettir.

 

DİĞER YAZILARI Yakışan İftira: İftiranın Boyutları 01-01-1970 03:00 BELİRSİZLİK ÇAĞINDA YAŞAMAK: RİSK TOPLUMU VE GÜVENLİK ALGISI 01-01-1970 03:00